Archive for 21 Eylül 2010

“Evet ama…”

Ahmet Taşgetiren / Bugün

Referandum öncesinde anayasa değişikliğini rezervli destekleyen bir çizgi “Yetmez ama evet” şeklindeydi. Bana göre rezervli destekleyenler arasında bir de “Evet ama…” çizgisi var.

Sonuç yüzde 58 evet ama herkes biliyor ki bu AK Parti’ye verilmiş bir “evet” değil. Yüzde 58′in, seçimlerde ayrışma geçirmesi kaçınılmaz.

Ayrışma dediğimizde, Saadet’ten ve BBP’den gelenler ilk elde sayılabilir. MHP’den, CHP’den ve liberal soldan gelenler de yeni değerlendirmeler yapacaklar. AK Parti, bunlardan en azından bir kısmının kendisinde kalmasını ister ama ayrışmasını da sürpriz saymaz.

Ben bütün bunlardan ayrı tamamen AK Parti’ye ait oylardaki “Evet ama…”cılardan söz etmek istiyorum. Ki, AK Parti herhalde bu kitledeki herhangi bir kopuştan büyük rahatsızlık duyacaktır.

Peki var mı böyleleri?

Bana göre var, hem de az değil.

Bizzat tanık olduğum birkaç örnek vereyim:

11 Eylül Cumartesi. Bayramın son günü. Ertesi gün sandığa gidilecek. Evimize bir aile geliyor ziyaret için. Karı koca doktor olan dindar bir aile. Türkiye’de olan biteni en iyi değerlendirecek, AK Parti’nin misyonunu en iyi anlayabilecek durumdalar. Bey, “her şeye rağmen evet vereceğini” söylüyor. Bu “her şeye rağmen”in içinde uygulamalardan duydukları rahatsızlıklar var. Ama doktor hanım “hayır” diyor ve bunda ısrar ediyor. Eşim bana “Doktor hanım hayır vermekte ısrarlı, bir şey söylemek ister misin” diye soruyor. Ben de, “Sizi anlıyorum ama benim hatırım için bu defa da evet verin” diyorum. Doktor hanım bakıyor, boyun büküyor, gülümsüyor ve ayrılıyorlar. Eminim “evet” vermişlerdir ama içinde “hayır” dozu da bulunan bir evet.

-Bayram ziyaretlerinde belediyenin farklı kuruluşlarında çalışanlar oldu evimize gelen… Mesela onlar, taşeronluk sisteminin nasıl bir trajediye dönüştüğünü ve taşeron kadroda çalışanların genelde gayrimemnunlar zümresine katıldığını ifade ettiler. Haftada 59 saati bulan ve hiçbir mesai karşılığı olmayan çalıştırmalar… 5 yıldan beri yıllık izin kullanılmaması… İftar saatinde bile taşeronda çalışanların ayrı masalara oturtulması… Ve başlı başına taşeronluk sisteminin geldiği sefalet… Taşeronun taşerona iş vermesi gibi… Ve taşeron şirketlerin kimliği… Herkesin ortak sorusu şu: Bütün bunlardan Tayyip Erdoğan‘ın haberi var mı?

-Bu taşeronluk sistemi, işsizliğin en kötü biçimde istismar edilmesinden ibaret. Ki aynı işsizlik, Milli Eğitim’de ve Diyanet’te “sözleşmeli, ücretli” gibi statülerle yoğunlaşmak üzere bizzat devletin insan istismarına yol açıyor.

-Yukarıda doktor örneğinde olduğu gibi “hatırına oylar” önemli bir yekûn tutuyor AK Parti oylarında. Mesela “Tayyip Bey hatırına” verilen oylar var önemli ölçüde… Ağrı’ya gitmiştim: Ağrılılar Tayyip Bey’e “Sayın Başbakan bu defa da oyumuzu sizin hatırınıza veriyoruz AK Parti’ye ama lütfen bir daha hatırınızı kullanmayın, bize daha iyi milletvekili adayı gösterin” dediklerini naklettiler. Böyle kim bilir ne kadar insan var “Tayyip Bey hatırına” AK Parti’ye oy veren… Ama herkes biliyor ki, son referandumda böyle çok önemli “hatırlar” devreye girmiştir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hatırı çok net biçimde medyaya yansıdı. Ama ben biliyorum ki, öyle pek çok manevi kanaat önderi, “hatır”ını koymuştur “evet” için… Bu “hatır” herhangi bir seçimde konur mu, en azından o manevi önderlerin siyasi tavır içinde olmalarını dikkate alarak söyleyebilirim ki, aynı ağırlıkta destek olmaz.

-Bir ilçe hastanesinde görev yapan bir uzman doktor anlatıyor: Bu hükümet tarafından göreve getirilen hastane baştabibi, hastanenin ihtiyaçlarını karşılamak için açtığı ihalede, 1 liralık şeye 4 misli fiyat veren AK Parti ilçe başkanının talebini yerine getirmediği için, görevden aldırıldı. Bu hükümet tabibinin bu işten nasıl etkilendiğini farz edersiniz. Ben mesela Van’dan da benzeri bir mail aldığımı söylersem, bu tür işlerin ne kadar çok gerçekleştiğini değerlendirmiş olursunuz.

-Hükümetin sağlık hizmetlerinin, vatandaşta anlatılamaz bir memnuniyet oluşturduğunu söylemeye gerek yok. Ama doktorlar planında da aynı ölçüde bir rahatsızlık olduğunu görmek gerekiyor. Ve bu noktada, muhafazakâr eğilimli doktorların da aynı rahatsızlık içinde olduğu açık. Burada ana sorunlardan biri Sağlık Bakanı’na ulaşamamak. Ben doğrusu, Sağlık Bakanı’nın herhangi bir sebepten dolayı yıpranmasına gönlü razı olmayan birisiyim. Ama doktorları dinlediğinizde ortada dinlenilmesi gereken bir şey bulunduğundan da emin oluyorsunuz. Şunu söyleyeyim: Doktorlar, Sağlık Bakanı’na ulaşmaktan ümitlerini kesmiş görünüyor ve Başbakan’a ulaşmak için çare arıyorlar. (Benden hatırlatması.)

 -Bir AK Parti il başkanı anlatıyor: Belediye başkanımız şehrin modern bir görünüm kazanması için olağanüstü işler yaptı. Ama başkanımız burnundan kıl aldırmıyor. Halkla ilişkiler sıfır. Yanına ulaşmak için on tane kapıdan geçmek gerekiyor. Milletvekillerimiz ayrı bir trajik olay. İnsanlarla ilişkimizde aşınma var. Bu böyle devam edemez.

İşte böyle…

Eminim ki Başbakan’ın bu tür sorunlu alanları tespit noktasında benden çok daha fazla imkânı vardır.

Belli ki yüzde 58, önümüzdeki genel seçimler için önemli olmasa bile -acaba önemli değil mi- cumhurbaşkanlığı seçimi için son derece önemlidir ve cumhurbaşkanlığı seçiminin de Türkiye için referandumdan daha az önemli olduğu söylenemez.

Şunu biliyorum: Referandumda insanlar, “yüzde 58 evet”e ulaşmak için cansiperane çaba gösterdilerse, bu başka ihtimallerden endişe duymaları sebebiyledir. Bu endişe sebebiyle AK Parti iktidarının en az bir dönem daha sürmesi isteniyor.

Son söz: Bu duygunun dikkate alınması ve AK Parti yönetiminin, bu hassasiyeti karşılayacak bir istikamet belirlemesi gerekiyor. Tabii o kaygı anlaşılabiliyorsa…

21 Eylül 2010 at 09:38 Yorum yapın

Mütecaviz cahiller küplerine zarar verirler…

Mehmet Barlas / Sabah

Yine Nurullah Ataç’ı hatırladım.
-Cahillere kızmam ama mütecaviz cahillere çok kızarım, derdi.
Şimdi sanki bunlar, ya da sanki bunların babaları veya ağabeyleri 12 Eylül döneminde dağa çıkıp, rejime direnmişler gibi, “12 Eylül döneminde kim neredeydi” benzeri gönderme denemeleri yapıyorlar.
Hürriyet’te yazan bunlardan biri de dün “Hadi diyelim ki Turgut Özal büyük dönüşümcü, büyük devrimcidir… İyi de birader, gözyaşları içinde anılar aktardığınız 12 Eylül darbesinde Turgut Özal neredeydi?” diye döktürmüş.
Milliyet tarafından yayımlanan “60 Yılın Tanığı” kitabının 99′uncu sayfasını açsa, herkesin nerede olduğunu görebilirdi oysa.
Bu sayfanın tepesinde koca bir fotoğraf var.
Evren Milliyet’i ziyaret etmiş.
Mürettiphanedeki sayfanın başında çekilen fotoğrafta, Evren sayfayı inceliyor, yanında ellerini önünde kavuşturmuş gazetenin sahibi Aydın Doğan var.

Özal’ı sorgulayana bak
Turgut Özal 12 Eylül askeri rejiminden seçimle gelmiş iktidarlara geçirdi Türkiye’yi.
Sonra da Celal Bayar’dan sonraki ilk sivil kökenli Cumhurbaşkanı oldu.
Türk siyasetindeki Özal faktörü yüzünden, kimse 28 Şubatçılar’ın dediği gibi “12 Eylül bin yıl sürecek” diyemedi.
12 Eylül’ün hesabını yapmayı iş edinen bu yazar “Bizim gazete” dediği gazetenin yönetiminin 28 Şubat’ta nerede olduğunu artık soramaz.
Çünkü artık o Bodrum Marinası’na bile gidebiliyor.
Kendini Hürriyet’i savunmakla görevli kılan bu nispeten genç yazar “Bizim gazete- Sizin gazete” gibi cümleler kurmasa ve “Muhalif olmak” üzerine sığ bilgili denemeler yapmasa, mesele yok.
Zaten bazıları için siyaset de, hayat da, “Muhalefet” de sadece hatırladıkları zamanla ilgili bilgilerdir.
Oysa “Rejim elden gidiyor, laiklik tehlikede” şarkısını söyleyen koroya yaranmaya çalışırken biraz çaba harcasalar, Tek Parti CHP’nin ilk demokrasi denemesinde Serbest Fırka’yı tutan “Muhalif” gazeteciler hakkında Hakimiyet-i Milliye’nin başyazarı Falih Rıfkı’nın 29 Teşrinisani (Kasım) 1930 günkü yazısını okurlar ve demokratikleşmenin erdemini anlarlar.

Muhalifler alçaktır
“Atatürk’ün sözcüsü”
olarak da bilinen Falih Rıfkı (Atay) şöyle yazmış:
“Hiç şüphe etmeyiniz. Bütün bu muhalif gazeteciler, hepsi bir kelime ile alçaktırlar. Balkanlar’dan Amerika’nın öbür ucuna kadar böyle mahluklar, casus ve baba katili gibi en iğrenç mücrimlerle bir sıraya konulur ve şahsi hürriyetleri bile kendi ellerine teslim edilemez. Biz ise gazete denilen müesseseyi teslim etmişiz.”
Evet… “Rejim”in muhalif olmaya ilişkin görüşü böyleydi.
Böyle durumlarda “Havlucu” tiplemesini de hatırlıyorum.
Her salataya maydonoz olan Havlucu, Kıbrıs krizi sırasında berberde traş olurken, semalardan Yunan jetleri geçer.
Havlucu berberin koltuğundan yüzü sabunlu, önlüğü ile kalkıp, dükkândan dışarı fırlar… Yerden bir taş alıp, Yunan jetine atmaya hazırlanır. O sırada Yunan jeti havada durur. Yunan pilotu aşağı doğru eğilip “Havlucu sen bu işe karışma” diye seslenir.

Çakma Havlucular
Bu kendini de, siyaseti de, yakın tarihi de kulaktan dolma bilen ve birilerine yaranmaya çalışan çakma Havlucular, her gazetede olabilir.
Mesela bunlar “Akşam’ın şimdiki sahibi Karamehmet 12 Eylül döneminde neredeydi” sorusunun cevabının “Amortisör kaçakçılığı davasından ötürü İsviçre’de kaçak yaşıyordu” olduğunu bilmeden, Akşam’dan etrafa bulaşabilirler.
Onların günlük ayıpları da bu gazetenin genel yayın yöneticisi rolündeki kişiye yeter ve artar.

21 Eylül 2010 at 09:36 Yorum yapın

CHP, korkular ve özgürlükler

Nazlı Ilıcak / Sabah

A&G Araştırma’nın sahibi Adil Gür, Hürriyet’e yaptığı değerlendirmede, referandumdaki “evet”lerin ve “hayır”ların sebeblerini de araştırmış. “Evet” diyenlerin oyuna tesir eden en önemli 3 gerekçeyi şöyle sıralayabiliriz: 1) Daha fazla özgürlük talebi, 2) Darbe anayasasının değişecek olması, 3) Yargı bağımsızlığı. “Hayır” diyenler ise, çok daha farklı saiklerle hareket ediyor. Onları yönlendiren “Hubbu Ali değil, buğzu Muaviye.” Yani Ali sevgisi yerine, Muaviye düşmanlığı. (Erdoğan ve AK Parti düşmanlığı) “Hayır oyu verdim… çünkü, 1) AK Parti’nin iktidara daha fazla yerleşmesinden endişe ediyorum, 2) Erdoğan’a karşıyım, 3) Hükûmetin yargıyı ele geçirmesinden korkuyorum.” Bence CHP’nin problemi burada. Vaad ederek değil, AK Parti’yi zem ederek oy toplamaya çalışıyor. Pazar akşamı, Taha Akyol’un, “Eğrisi Doğrusu” programına CHP’li Sencer Ayata ve Tarhan Erdem konuk olmuşlardı. Sencer Ayata, “hayır”lardan yola çıkarak, eğitimli kesimlerin, şehirlilerin, özel sektör yöneticilerinin, serbest meslek sahiplerinin, reklamcıların, turizmcilerin CHP’yi tercih ettiğini söyledi. Ama araştırmalar, CHP’nin niçin tercih edildiğini de ortaya koyuyor. Hiç kimse, “CHP iktidarında ekonomi büyüyecek; hakça paylaşım gerçekleşecek; hastane kapılarında sürünmeyeceğiz; özgürlük sorunlarını aşacağız” filan demiyor. Yarış, sadece bu alanlarda cereyan etse ve korkular hiç gündemde olmasa, Sencer Ayata’nın sözünü ettiği eğitimli, şehirli, özel sektör yöneticileri, turizmciler vs. topluca AK Parti’ye oy atar. Çünkü, çoğu, istikrardan ve ekonomik gidişattan memnun. Üzülerek söyleyeyim: CHP, ancak korkutarak halktan destek buluyor. Bu yüzden de çıkmaz sokakta. Sencer Ayata, sosyal adalet, özgürlükler ve ekonomik büyüme gibi başlıklarda CHP’nin iddialı olması gereğinin altını çizdi. Belki, böyle bir programı kamuoyuna sunar ve ikna ederlerse, Kılıçdaroğlu ve arkadaşları bugüne kadar ulaşılamayan kesimlerin de ilgisini çeker. Baykal döneminde, korkutup, kutuplaştırarak, % 20′lik bir seçmen kitlesinin desteği alınmıştı. CHP, mevcudu kaybetmeden farklı kesimlere nasıl açılacak? Tarhan Erdem referandumun tahlilini yaparken, “Hayır verenler, kendi hayat tarzlarının bozulacağından endişe ediyorlar. Bu kişiler, bireysel özgürlüklerine düşkün ama, meselâ, gerekirse asker yönetime el koyabilir diyecek kadar da hürriyet fikrinden uzak” diye konuştu. Bakalım CHP, 28 Şubat sürecinden itibaren derinleşen korkularla CHP tabanında kök salan bu kitleyi darıltmadan, farklı kesimleri, daha çok özgürlük vereceğine inandırabilecek mi?

Sıfır açlık!

Arkadaşımız Şeref Oğuz, Sabah’ta “Neden CHP hep kaybediyor?” diye bir yazı dizisine başladı. Oğuz, ilk sebeb olarak, bu partinin ekonomi konularında inandırıcılığı olmadığının altını çiziyor; fert başına düşen milli gelirin 10 bin dolara tırmandığı Türkiye’de, CHP’nin “sıfır açlık” projesine öncülük vermesini eleştiriyor. Gerçekten de, Şeref Oğuz’un dediği gibi, Türk insanı artık “Karnımı daha iyi nasıl doyururum?” diye düşünmüyor. “Ben de tatil yapmalıyım. Benim de başımı sokacak bir evim olmalı” gayretinde.
CHP kurmaylarının, bu yazı dizisinde kendilerine yarayacak önemli ipuçları bulacaklarına inanıyorum.

Hoşgörü adımları

 

Ecdadımızla övünürken dedik ki: Bir hoşgörü timsali olarak Darülaceze’de cami, kilise ve havra bir aradadır. Ama sadece övünmekle olmaz. Başka inançlara karşı duyarlılığımızı göstermek üzere adımlar da atılmalı. AK Parti hükûmetinin çıkardığı Vakıflar Yasası, gayrimüslimlerin haklarını teslim açısından önemli bir gelişmeydi. Geçtiğimiz ağustos ayında, Trabzon’daki Sümela Manastırı’nın, pazar günü de Van’daki Akdamar Kilisesi’nin ibadete açılması, sadece atalarımızla övünmekle yetinmeyip, bizim de bir şeyler yapabildiğimizi gösterdi. Neden yıllarca, Sümela ya da Akdamar bir gün bile ibadete açılmadı? Dünyanın dört bir yanından Ortodokslar Sümela’ya geldi diye, hemen Pontus Rum İmparatorluğu mu kuruldu? Ya da Kanada’dan, Amerika’dan Ermeniler Van’a akın edince, topraklarımız Ermenistan’a mı devredildi?
Şimdi sıra Ruhban Okulu’nun açılmasına geldi. Kaç kere söz verildi ama, bir türlü sorun çözülemedi. Bazı hukuki problemlerin olduğu söyleniyor. Fener Rum Patrikhanesi, okulun, YÖK’e bağlanmasını arzu etmiyor. İlahiyat Fakültesi çerçevesinde bir yapılanmayı da istemiyor. Zaten YÖK’ün bu şekilde devam etmesi mümkün değil. Hiç değilse, vakıf üniversitelerini YÖK denetiminden kurtararak, onlara muhtariyetleri iade edilerek, ilk adım atılabilir. O zaman, Ruhban Okulu da, özerk bir yüksek okul, müstakil bir üniversite kimliği altında faaliyetini serbestçe sürdürebilir.

21 Eylül 2010 at 09:34 Yorum yapın

Ekonomideki olumlu gelişmeler ve CHP…

Hasan Cemal / Milliyet

İçte ve dışta ekonomik odakları yakın takipte tutan çevrelerle şu günlerde sohbet ettiğiniz vakit ön plana çıkan bazı noktalar var.
Şöyle özetlenebilir:
(1) Türkiye 2009’daki krizden çıktı, ekonomi iyiye gidiyor; toparlanma beklenenden hızlı oldu; bu nedenle ekonomik istikrar ağır basıyor.
(2) Referandum sandığından çıkan yüzde 58, Erdoğan hükümetine dönük bir ‘güvenoyu’dur ki, bu da siyasal istikrar kapısını açtı.
(3) Erdoğan’ın üslup ve yönetim tarzından kaynaklanan bazı tedirginlik ve soru işaretleri yine var.
(4) Ancak siyasal ve ekonomik istikrarın varlığı, dışarıda da Türkiye’nin “iş yapılabilir, yatırım yapılabilir” bir ülke olarak görülmesine yol açıyor.
Ekonominin iyiye gittiğine dair göstergelerden biri ekonomik büyümeyle ilgili. 2009’un ilk yarısında ekonomisi yüzde 11.1 küçülen Türkiye, bu yılın ilk yarısında yüzde 11’lik büyüme ile dünyada Çin’le birlikte zirveyi paylaştı.
Yine aynı dönemde faiz oranları yüzde 13.8’den 8.5’a, işsizlik yüzde 13’den 10.5’a, bütçe açığı yüzde 23.2’den 15.4’e düştü.
2009’un ilk yarısıyla bu yılın aynı döneminde, ihracat 51.4 milyar dolardan 58.4’e, ithalat 59.5 milyar dolardan 79.3’e çıktı, (Mahfi Eğilmez’in 19 Eylül 2010 tarihli Radikal’deki yazısından).
Ekonomik büyüme konusundaki beklentiler olumlu seyrediyor. Bu yıla ilişkin büyüme tahminleri genellikle yüzde 6 ile 7 arasında değişiyor.
Bir soru:
Seçim ekonomisi uygulanabilir mi?
Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, “Sayın Başbakan’ın talimatı var, seçim ekonomisi olmayacak” dedi.
Bu nereye kadar inandırıcı?..
Bu soru da meşru.
Çünkü seçim ekonomisi var, seçim ekonomisi var.
Türkiye en geç 10 ay sonra genel seçimlere gidecek. Başbakan Erdoğan, öyle anlaşılıyor ki, seçim öncesinde elinin serbest olmasını istiyor. Eğer böyle bir niyeti olmasaydı, Mali Kural Yasası’nın çıkmasına yeşil ışık yakardı.
Ama yakmadı.
Ekonomi büyürken, vergi gelirleri artarken, hükümetin eline de seçim fonu olarak da kullanabileceği ek bir harcama imkanı geçiyor.
Hükümet seçime giderken, şöyle ya da böyle, ama mutlaka bir şeyler tırtıklayacaktır bu fondan. Ama şimdilik beklentiler, bu ‘seçim harcaması’nın fazla abartılmayacağı yolunda…
Bir başka soru:
Türkiye 2009 krizinden neden az hasarla, az yara bere alarak çıktı ve toparlanma niçin uzun zaman almadı?
Bu açıdan, Türkiye’nin  ekonomide yaşadığı 2001 Büyük Krizi sonrasında uyguladığı radikal program belirleyici oldu.
Özellikle 2001 ve 2002’deki bankacılık reformu ve yapısal değişimler ekonominin temellerini sağlamlaştırdı.
O dönemi yakından yaşamış bir uzman kişiyle dün sohbet ederken şöyle dedi:
“Dayağı biz erken yedik, üstelik tek başımıza yedik. Ama sonra tedbirlerimizi aldık, faturayı da ödedik. Ayrıca 2003-2008 arasında ekonomide işler çok iyi gitti. Erdoğan hükümeti disiplin çizgisinden kopmadı. Kamu maliyesi, bütçe açığı konusunda başarılı politikalar izlendi. Bu arada, AB’den 2004 yılı sonunda alınmış olan müzakere tarihiyle dış konjonktür ve Körfez sermayesindeki olumlu gelişmeler, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını olağanüstü sıçrattı. Türkiye bugün 2009 krizine rağmen olabilecek en iyi noktada… Artık kriz edebiyatını bırakmak lazım.”

CHP yapabilecek mi?
Ekonomiye ilişkin bu olumlu gelişmeleri neden özetlemeye çalıştım?
Tek bir nedeni var:
Bu ülkede siyasetin artık ‘normalleşmesi’ gerektiğine dönük olarak uzun süredir hissettiğim özlem ve istek…
Siyaseti artık bağıra çağıra, burun deliklerini aça aça, siyah beyaz yapmaktan vazgeçelim diyorum.
Bu konuda iktidarın da, muhalefetin de sorumluluğu var, yapması gerekenler var.
Ama özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’yla CHP’ye bu bakımdan büyük iş düşüyor. Negatif değil, pozitif bir tutumla siyaset sahnesine çıkabilmeli ve “Ben daha iyisini yaparım!” diyerek somut, inandırıcı projelere dayanan muhalefet anlayışını geliştirmeli CHP…
Yapabilecek mi?..
Türkiye’de istikrar açısından hayati önem taşıyan ‘muhalefet boşluğu’nu gerçek bir ‘sosyal demokrat parti’ye dönüşerek doldurabilir mi CHP?..
Soruyorum, çünkü bu soruya burun kıvıranlar da var, bu soruyu ciddiye alanlar da…

21 Eylül 2010 at 09:27 Yorum yapın

Sivil itaatsizlik

Mümtazer Türköne / Zaman

BDP’nin “okulları boykot” çağrısı bir sivil itaatsizlik eylemi. “Sivil itaatsizlik” ilk defa Amerikalı liberal anarşist şair Henry David Thoreau’nun, 19. yüzyıla ait makalesinde formüle ediliyor.
Thoreau, “Sivil itaatsizlik görevi üzerine” başlığını taşıyan bu kısa makalede teorisini anlatıyor. “Sivil itaatsizlik” haksız kararlara veya kanunlara uymama şeklinde, şiddet içermeyen bir eylem biçimi. Otoriteye pasif bir şekilde direniş. Thoreau’nun hayatında bu eylem biçiminin uygulaması da var. Her yetişkin vatandaştan alınan “kelle vergisi”ni haksız bulup ödemeyi reddettiği için bir gece hapis yatıyor. Vergiyi kendisi yerine ödeyip hapisten kurtulmasını sağlamaya çalışan yakınlarının önerisini reddederken, bu haksızlığı hapis yatarak göstermek istediğini vurguluyor.Liberalizm, “en iyi yönetim, en az yönetendir” düsturuna dayanır. Liberal anarşizm ise bu düsturu ileri taşır: “En iyi yönetim, hiç yönetmeyendir.” Liberal anarşizmin sivil itaatsizlik teorisi, otoriteye barışçı yöntemlerle başkaldırı çağrısıdır. Kanunlar vatandaşlara bazı şeyleri yapmasını emreder. Vergi vermek, askere gitmek, eğitime devam etmek gibi. Uymayanlara para ve hapis cezası verir. İtaatsizlik, bu kanunların haksızlığını göstermek için bir pasif direniş durumudur. Kanuna itaat etmezsiniz. Devlet müeyyideyi uygular. Müeyyide uygulandığı zaman, yani uymayanlar hapse atıldığı zaman kanunların haksızlığı kamuoyuna gösterilmiş olur.Sivil itaatsizlik asıl Gandi’nin siyasal felsefesinin özeti olmuştur. Hindistan, İngiliz sömürge yönetiminden bu eylemlerle bağımsızlığını kazanmıştır. İngiliz yönetiminin haksız kanunları “itaatsizlik” yöntemi ile teşhir edilmiştir. Şiddet kullanmadan, şiddet araçlarına başvurmadan yönetime karşı direnç geliştirilmiştir. İngiliz tuz tekelini kırmak için Gandi, tuzun sağlığa zararlı olduğunu ve Hintlilerin tuz kullanmamalarını söylemiş ve sonuçta tekel kırılmıştır. El tezgâhında kendi kıyafetini kendisinin örmesi, İngiliz tekstil hakimiyetini parçalamak için işe yaramıştır. Oturma eylemi basit bir itaatsizlik eylemidir.Sivil itaatsizlik eylemleri, etkili ve sonuç alıcı eylemlerdir. Devlet otoritesi rızaya dayanır. Geniş kitleler aynı anda bir kural veya kanuna itaat etmezse, devletin meşruiyeti sarsılır. Şiddete başvurmayan bir protesto biçimi, meşru şiddet kullanma ayrıcalığı ile hükmünü yürüten devleti açığa düşürür. Çünkü devlet bu kitlesel itaatsizliği ancak elindeki tek aracı yani şiddeti kullanarak önlemeye çalışır. Haksız bir kanunu uygulamak için barışçı vatandaşlara şiddet uygulamak devletin meşruiyetini daha da tartışılır hale getirir. Gandi’nin tecrübeleri, sivil itaatsizliği etkisiz kılacak tek çarenin, söz konusu kanunu veya yasağı kaldırmak olduğunu gösteriyor. Etkileyici bir örnek: İngiliz yönetimi bazı kitapları yasaklıyor. Gandi bu kitapları köy köy dolaşıp satmaya başlıyor. İngiliz yönetimi ise cezalandırmak yerine, yasağı kaldırıyor.Devlet otoritesine karşı başkaldırının iki yöntemi var: Silah ve barışçı yöntemler. Marksist geleneğe çok fazla yaslanan Kürt siyasal hareketi yoğun biçimde şiddet yöntemlerini kullandı. Ara ara kullanılan barışçıl yöntemler ve bu çerçevede girişilen sivil itaatsizlik eylemleri hep geçici oldu. Yıllar önce ana dilde isim almak için girişilen dilekçe eylemi, böyle bir sivil itaatsizlik eylemiydi.Kürtçe, devletle Kürtler arasındaki neredeyse tek yakıcı konuyu oluşturuyor. Abartılı ulus-devlet projeleri Kürtçeyi yok etmeye odaklandı. Kürtçe bu amaçla kanun çıkartılarak yasaklandı. Kürtçe öğrenilmesi ve kullanılması üzerinden girişilen her sivil itaatsizlik eyleminin, bu yüzden insanî olarak meşrû ve haklı bir yönü bulunuyor.Açmaz şurada: Sivil itaatsizlik eylemleri ile terör yan yana, birlikte hak arama yöntemi olarak kullanılamaz. BDP’nin boykot çağrılarının aynı zamanda PKK terörünün alternatifi olduğuna dikkat etmemiz lâzım. Terörün önünüze koyduğu, cami avlularındaki şehit cenazeleri. Sivil itaatsizlik eylemleri ise sadece tartışma vesilesi olabilir.Güçlü bir terör dalgası kapıda bekliyor. “Kürtçe eğitim hakkı”nı tartışmanın sakıncası nedir? Bu ülkede, bu bayrağın altında Kürtçe eğitim alabilen biri mi, yoksa bu hakkı almak için ayağa kalkmış biri mi bu ülkenin birliğine ve bütünlüğüne katkı sağlar? 

21 Eylül 2010 at 09:24 Yorum yapın


Takvim

Eylül 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ağu   Eki »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Posts by Month

Posts by Category


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.