Archive for Eylül, 2010
Semra Özal’dan şoke eden iddia!
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın eşi Semra Özal, Erbil’de yayımlanan Rudaw gazetesine açıklamalarında eşinin “zehirlenme” sonucu öldüğünü söyledi. Semra Özal, eşinin zehirlendiğine dair ellerinde bulunan belgeleri yetkili kurumlara vermelerine rağmen bu belgelerin “yok edildiğini” ileri sürdü. Bir süre önce Kuzey Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin daveti üzerine Erbil’i ziyaret eden Semra Özal, İstanbul’daki evinde Rudaw gazetesi ile yaptığı özel röportajda Turgut Özal’ın annesi ve dedesinin Kürt olduğuna dikkat çekti. Eşi Turgut Özal’ın 1993 yılında “zehirlenerek” öldüğünü söyleyen Semra Özal, Kuzey Irak’ta yayımlanan Denge Azad gazetesince yansıtılan açıklamalarında, “Zehirlendiğine dair ellerinde bulunan belgeleri yetkili kurumlara vermelerine rağmen bu belgelerin yok edildiğini” söyledi. Semra Özal; “Biz hala bu işin takipçisiyiz ancak ne yaparsak yapalım o belgeleri ortadan yok ediyorlar. Ama biz bu işin peşini bırakmayacağız ve bir gün hedefimize ulaşacağız. Oğlum milletvekili olduğu dönemde konuyu araştırmakla yükümlü meclis araştırma komisyonundan bu işi takip etmelerini istedi ancak hiçbir sonuç alınamadı” şeklinde konuştu. “ERDOĞAN, ÖZAL’IN DÜŞÜNCELERİNİN TAKİPÇİSİ OLDU” Kürt sorunu ile ilgili olarak da “Turgut Özal hayatta olsaydı adım adım bu sorunu çözeceği”ni de belirten Semra Özal, “O zamanlar onun mirasını yerine getirecek kimse yoktu ama şimdi (Başbakan) Tayyip Erdoğan onun düşüncelerinin takipçisi oldu” dedi. Semra Özal, Turgut Özal’ın kendisine Iraklı Kürt liderleri ile olan ilişkilerini anlattığını dile getirdiği röportajda, “Özellikle Mesut Barzani ile olan yakın dostluğuna vurgu yapıyordu” dedi. Semra Özal sözlerini şöyle sürdürdü: “Barzani Ankara’ya geldiği zaman ben ona sadece hal hatır sordum. Ondan sonra onlar resmi işlere girdiler. 19 yıl sonra Barzani beni resmi olarak Erbil’e davet etti ve çok sıcak bir şekilde karşıladı. Turgut Özal, bana Barzani’nin çok iyi niyetli biri olduğunu ve ondan kimseye bir zarar gelmeyeceğini söylemişti. Bende misafiri olduğum zaman içinde Turgut Özal’ın onunla ilgili inancını paylaştım.”
Avcı, yaraladı hepimizi…
| Birkaç gündür ses kayıtları yayınlanan ve bunların kendisine ait olduğunu kabul eden JİTEM kurucusu, Ergenekon davası tutuklu sanığı emekli Albay Arif Doğan şöyle söylüyor: “JİTEM’e hulul ettireceğimiz insanı, çok özür dilerim, önce pisliğe bulaştırırız. | |
|
Bulaştırmasak da pislik yönünü araştırırız. Temiz yönü bize yaramaz.”7-8 yıl önceydi. Eski bir arkadaşım beni, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’ne bağlı çalıştığını söyleyen, akademik titri de olan birisi ile tanıştırmıştı. Bir gün kendisine “Devlet içindeki derin yapı, neden hep karakter zaafı olan, şaibeli adamlarla çalışıyor, bu sizi rahatsız etmiyor mu?” diye sordum. Kelimesi kelimesine hatırladığım şu cevabı verdi: “Derin devlet, defolu adamlarla çalışır, ihtiyaç duyduğu adamın defosu yoksa, defo açar öyle çalışır…”Bunları, Hanefi Avcı’nın tutuklanmasını, başka yerlere çekmeye çalışanların pervasızlığı karşısında hatırlatıyorum. “Cemaatle ilgili kitap yazdığı için Hanefi Avcı’nın başına böyle bir şey geleceği belliydi, yok mu bu cemaati durduracak?” diye hop oturup hop kalkıyorlar?Önce şu soruların cevabını vermeleri gerekiyor:Bir: Hanefi Avcı, Gülen Cemaati’ni, Işık Evleri’nden itibaren 35 yıldan beri tanıyan birisi. Çocuklarını bu insanların açtığı kolejlerde okutan, okulun idarecileri, öğretmenleri, rehber öğrencileri ile dost, arkadaş olan bir insan. Şimdi, istihbaratçı kimliği ile neredeyse Türkiye’nin nabzını tutan, her şeyden haberdar olan böyle bir insan, cemaatin nasıl bir “tehlike” olduğunu neden hiç görememiş?.. Sonra birden, aniden “tehlike”yi fark etmiş ve alelacele bir kitap yazmış… Ne olmuş da, Sayın Avcı’da böyle ani ve beklenmeyen bir değişiklik olmuş? Bu can alıcı soru hiç mi kafa karıştırmıyor? Böyle davranan bir insanın inandırıcılığı sorgulanmalı değil mi?İki: Hepimiz Sayın Avcı’yı dürüst, askerî vesayet rejimine karşı dik duran, “JİTEM vardır” diye Ergenekon savcılarına yazılı ifade verebilen örnek bir polis, örnek bir emniyet müdürü olarak yıllarca bağrımıza bastık. Bu duruşu ile o, yeni nesil polislerin kahramanı oldu. Ama aynı Avcı, kitabında “Danıştay saldırısı, Ergenekon davası ile birleştirilmeyecekti, yanlış oldu.” diyor. Nereden icap etti? Siz bir emniyetçisiniz. Birleştiren, Yargıtay… Bu sizi neden rahatsız ediyor? Sonra diyor ki kitabında: “Hrant Dink cinayetini işleyenler belli. Gençler etki altında kalmış, böyle bir cinayet işlemiş, olay çözüldü, daha ne demeye üzerine gidiliyor?” Neyin telaşı, kaygısı bu? Cumhurbaşkanı bile bu cinayette, devlet görevlilerinin ihmali olduğunu söylerken, hiç üstüne vazife olmadığı halde Avcı’daki bu saptırma gayretkeşliği neden? Sayın Avcı, neden kendini inkâr yoluna sapıyor?Acaba Sayın Avcı’nın, iki yıl önce Edirne’de başlayan, edebiyat öğretmeni evli bir bayanla ilişkisi, bu sorulara cevap olabilir mi? Bayan, Edirne’de emniyet mensuplarına hızlı okuma kursu vermiş. O sırada tanışmışlar. Avcı da, bayan da bu ilişkiyi doğruluyor. İki yıl süren bu ilişki, bayanın evliliğini bitirmiş, eşinden boşanmış. Avcı da şimdi yaptığı açıklamada, kendisinin de boşanacağını söylüyor.En önemlisi, Avcı’nın, kitabında kendisini dinlemek için kullanıldığını iddia ettiği “özel hat”tın sahibi olan Necdet Kılıç’ın, Devrimci Karargâh operasyonunda gözaltına alınmış olması. Bu dinleme mahkeme kararı ile yapılıyor. İlginç olan, Kılıç üzerine kayıtlı telefonu bayan kullanıyor. Avcı bu telefonla sadece “duygusal ilişki” içindeki bayanla görüşüyor.Şimdi olay yargıda ve Hanefi Avcı örgüte yardımcı olmaktan tutuklu. Herkes yargıya saygılı olmak zorunda. Benim sorum şu: Evli bir bayanla gayri meşru bir ilişkisi olmasaydı, Hanefi Avcı’ya böyle bir kitap yazdırılır mıydı? Yolu cezaevine kadar düşer miydi? Hanefi Avcı’ya, bu ilişki tuzağını da “cemaat” mi kurdu?Allah kimseyi nefsine bırakmasın, defolu yapmasın, ayağını kaydırmasın. Derinlerdeki adamlar hep onları kullanıyor…
|
Erdoğan’a türban tuzağı mı kuruluyor?
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘türbanı çözelim’ önerisinde samimi mi; yoksa bu hamlenin arka planında bir tuzak mı var?
Demokrat Yargı Derneği Eş Başkanı Osman Can’a göre evet seçkinler ve CHP tastamam hükümete tuzak kuruyor. Peki ama nasıl? Can’ın temellendirmeleri şöyle: Bir kere başörtüsü yasak değil. 20 yıldan fazladır bizi anlamsızlığa mahkûm eden ve yalnızca mağduriyetler üreten bu yasak geleneksel siyasal seçkinlerin ürettiği fiili bir yasak. Bu yasak, eğitim hakkını herhangi bir yasal temel olmaksızın engellediğinden esasen hem idari, hem de cezai anlamda hukuksuz bir eylem.DanıştayveAnayasa Mahkemesikararlarıyla başörtüsü yasağı imalatı ise çok açık bir Anayasa ihlalinden başka bir anlam taşımıyor. Anayasanın 13. Maddesine göre temel haklar ancak meclisin çıkaracağı bir kanunla sınırlandırılabilir. Kanunların açıkça yasaklamadığı veya sınırlandırmadığı bir eylem tarzının yargı kararıyla yasaklanması, açık bir anayasa ihlalidir ve meşru değildir. TÜRBAN DERKEN TREN KAÇMASIN! Osman Can, başörtüsü sorununu çözüyormuş gibi görünmenin önemli reformları gözden kaçırabilmesi riski doğuracağına dikkat çekerek analizine şöyle devam ediyor: Buna karşın başörtüsü sorununu anayasal ve yasal tartışmaların merkezine yerleştirmek, demokratikleşme yönünde ulaşılmış tarihi momenti (anı) ıskalama etkisi yaratabilir. 2007′deki Anayasa girişiminin başörtüsü nedeniyle akamete uğratılmasının ardından yaşananları hatırlamakta yarar var. Bürokratik seçkinlerin siyasal uzantılarıyla birlikte yarattığı yıkımın etkileri halen devam ediyor. Unutulmamalıdır ki, siyasetteki her bir irrasyonel adım, sonraki rasyonel adımların atılmasını zorlaştırıcı etki yaratır. Her bir tuzak, yeni bir politik durum ve algıya yol açar. Bu tuzaktan çıkıldığında dahi, siyasi aktörlerin hareket marjları daralır. Çünkü inandırıcılık örselenir. 2010 Türkiye’sinde dahi bu kadar büyük bir enerji ve çabayla yalnızca sınırlı bir reform paketi hayata geçirilebildiyse, nedenini başka yerde aramak gereksizdir. AMA’SIZ-KIRMIZI ÇİZGİSİZ ANAYASA Can ‘Bu tuzağa dikkat’ diyerek yazısını şöyle bitiriyor: Geleneksel siyasal seçkinlerin 100 yıllık hegemonyanın artık bittiğinin farkına varmaları gerekiyor. Bundan sonra atacakları ilk adım, temel sorunun yalnızca sonuçları üzerinde makyaj çalışmalarıyla Türkiye’ye zaman kaybettirmek değil, temel soruna eğilmeleri, artık demokratik bir Türkiye’nin olmazsa olmazı olan önkoşulsuz, “ama”sız ve kırmızı çizgisiz bir yeni Anayasa yapım sürecine katılmaları gerekir. Diğer bir değişle süreci engelleyen değil, sürece katkı sağlayan bir dinamiğe dönüşmeleri gerekir. Türkiye’nin sorunları 100 yıllık siyasal yapılanmanın ürettiği sorunlardır ve bunun çözüm imkânını, sistemin çağın demokratik gereklerine uygun olarak yeniden yapılandırılması yaratabilir. Ne kısmi Anayasa değişiklikleri, ne de başka bir şey!
İstanbul-İzmir arası 3,5 saate iniyor
Ülkenin en büyük otoyolu projesi olan ve İzmit Körfez geçişiyle bağlantı yolları dahil olmak üzere “yap-işlet devret” modeliyle ihale edilen Gebze-Orhangazi-İzmir otoyoluna ilişkin sözleşme törenle imzalandı
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, İzmit Körfez Geçişiyle bağlantı yolları dahil olmak üzere Gebze-Orhangazi-İzmir otoyoluna ilişkin sözleşmeye imza atarak, “Proje, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Yap-İşlet-Devret modeliyle bir seferde yapılan en büyük projedir” dedi. Türkiye’nin en büyük otoyolu projesi olan ve İzmit Körfez Geçişiyle Bağlantı yolları dahil olmak üzere Yap-İşlet Devret modeliyle ihale edilen Gebze-Orhangazi-İzmir otoyoluna ilişkin sözleşme, Karayolları Genel Müdürlüğünde tarafların katılımıyla gerçekleşti. Törene, sözleşmeye imza atan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Nurol, Özaltın, Makyol, Astaldı, Yüksel ve Gökçay firmalarının temsilcileri katıldı. Bakan Yıldırım, açılışta yaptığı konuşmada, projenin kamu, özel sektör ortaklığıyla yapıldığını belirterek, “Proje, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Yap-İşlet-Devret modeliyle bir seferde yapılan en büyük projedir. Projenin, milletimize, devletimize ve geçtiği güzergahtaki illerimize hayırlı olmasını diliyoruz” dedi. Proje ile aynı zamanda hem Türkiye’nin Avrupa Birliği altyapısına entegrasyonunu sağlayacağını hem de yapım süresince çok ciddi bir istihdam ve iç pazarda hareketlenmeye de vesile olacağını ifade eden Yıldırım, 20 ayda 7 adet şantiye kurulacağını, 10 bin kişinin doğrudan istihdam edileceğini ve dolaylı istihdam sayısının da 50 bini bulacağını bildirdi. Yıldırım, geçtiğimiz yıl İstanbul-İzmit Körfez Geçişi, Bursa-Balıkesir ve İzmir illerini kapsayan bir otoyol projesi ve İzmit Körfez Geçisinin ihalesini gerçekleştirdiklerini anımsatarak, “Bu proje, bugüne kadar Türkiye’de Yap-İşlet-Devret modeliyle bir seferde gerçekleştirilen en büyük proje olma özelliğini taşıyor” dedi. Projenin, yaklaşık olarak maliyetinin kamulaştırmalarla birlikte 11 milyar TL’yi bulduğunu belirten Yıldırım, proje tamamlandığında Türkiye’nin 2. büyük kenti İzmir’le en büyük kenti İstanbul arasının 3-3.5 saat süreceğini söyledi. Yıldırım, ayrıca projenin ilklerinden birisinin de İzmit Körfez Geçiş Köprüsü’nün toplam açıklığıyla birlikte “dünyada 2. büyük köprü olma özelliğini de taşıdığını” bildirdi. PROJE TÜRKİYE İÇİN BİR İLKİ OLUŞTURUYOR Böylesine büyük bir projenin, özellikle küresel krizin tüm şiddetiyle yaşandığı dönemde, Yap-İşlet-Devret modeliyle başarılı şekilde ihale edilmesiyle, Türkiye’nin son yıllarda elde ettiği güven ve istikrarla uzun vadede yatırım yapılabilecek ülkeler arasında en ön sıralarda olduğunu bir kez daha dünyaya gösterdiğini ifade eden Yıldırım, şunları kaydetti: “Dünya Bankası’nın son yaptığı bir araştırmaya göre, son 10 yıl içerisinde ekonomisi en büyük, en fazla büyüyen 30 ülke içerisinde, birinci Çin, ikinci ise Türkiye olarak göze çarpmaktadır. Bu da ülkemizin geçtiğimiz yıllarda başlatığı büyüme rekorlarını, krizin hemen sonrasında arttırarak devam ettiğini bir kez daha göstermektedir. Yine hatırlayacaksınız, 2010 yılının ilk çeyreğinde Türkiye, 11.7, ikinci çeyreğinde 11.2 büyüme gerçekleştirerek, Avrupa’da birinci, dünyada Çin’den sonra ikinci en yüksek düzeyde büyümeyi gerçekleştiren ülke unvanını korudu. Büyük projelerin gerçekleştirilmesi zaman alır. İhale üzerinden bir seneden fazla zaman geçti. Bu süre içerisinde konsorsiyumlar dahil firmalar, bir yandan sürekli görüşmelerini sürdürürken, bir yandan da sözleşmeye esas olacak görüşmeleri Bakanlığımız, Hazine, DPT üçlüsüyle karşılıklı müzakereler yaparak olgunlaştırdılar ve nihayet bugün imza edilecek noktaya getirdiler. Her şeyden önce, bu kadar büyük bir projeyi yoğun çalışma sonucunda imzaya hazır hale getiren, bu süreçte emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.” Söz konusu projenin Türkiye için bir “ilk” olduğunu vurgulayan Yıldırım, ilk olan projelerde bazen tecrübe yönünden sıkıntılar olabildiğini belirtti. Yıldırım, böylesine büyük bir projeyi bu aşamaya getirmenin çok daha kolay olmadığını ifade ederek, bu süreçte ilgili tüm kurumların büyük bir özveriyle, yakın bir işbirliğiyle koordinasyon içerisinde çalıştıklarını söyledi. Projenin başlamasının önünde artık hukuken bir engel bulunmadığını dile getiren Yıldırım, “Bu imzayla birlikte, en kısa sürede, zannediyorum ki en geç 2 ay içerisinde de ilk kez temelleri atacağız ve çalışmalara süratle başlayacağız” dedi. Yıldırım, projenin sadece bir noktadan başlamayacağını, ilerleyen tarihlerde İzmir tarafından, hatta birkaç yerde birden başlayarak çalışmaların eş zamanlı olarak gerçekleştirileceğini bildirdi. SEYAHAT SÜRELERİ KISALACAK Proje ile ilgili olarak teknik bilgiler hakkında da bilgi veren Yıldırım, projenin öngörülen azami yapım süresinin 7 yıl olduğunu ve bir neden olmadığı sürece, bu sürenin kesinlikle 7 yılın üstüne çıkmayacağını kaydetti. Yıldırım, “Geçmişte yaşanılan tecrübeler bize şunu göstermiştir; Yap-işlet-devret projelerinde yapım süresinden yapılacak tasarruf işletme süresine ilave edildiğinde, yükleniciler maliyetinin çok daha yüksek olmasına aldırmadan, kısa sürede tamamlamak için çok ciddi gayret gösteriyorlar. Yapım süresinden neredeyse yüzde 30-35’e yakın bir kısalma, bir tasarruf söz konusu olabiliyor. Biz de bu düşünceyle yapımda yapım süresini kısaltabilmek bakımından burada sağlanacak bir zaman tasarrufunun işletmeye dahil edilmesi prensibini benimsedik ve bunu da sözleşmeye koyduk. Kısaca 7 yıldan aşağı inilecek her tür işletme süresini ilave alacaktır. Bu da yüklenicilerin, projeyi 7 yıl değil çok daha kısa sürede belki 5 yılda tamamlaması için bir fırsat oluşturmaktadır” diye konuştu. “İşletme süresinin yapım dahil 22 yıl 4 ay olduğunu” ifada eden Yıldırım, şöyle devam etti: “Köprünün toplam uzunluğu 3 bin metredir. Ayaklararası uzunluk da yaklaşık bin 700 metre olarak ön görülmektedir. Trafik yoğunluğunun çok daha fazla olduğu bininci kesim denilen Gebze-Orhangazi arasında 40 bin otomobil eşdeğeri, trafik gün başına, ikinci kesim Orhangazi-Bursa’da 35 bin otomobil eşdeğeri, üçüncü kesim Bursa-Balıkesir 17 bin ve dördüncü kesim Balıkesir-izmir kesiminde 23 bin günlük trafik garanti edilmiştir. Garanti edilen ücretler ise tavan ücretleri olarak sözleşmede yer almış olup, onun altında tarife uygulamak yüklenicilerin ve işleticilerin kendi inisiyatifindedir.” DÜNYANIN 2. ASMA KÖPRÜSÜ OLACAK Yıldırım, projenin “dünyanın 2. köprü niteliğinde, bir asma köprü olacağına” dikkati çekerek, otoyolun geçtiği güzergah üzerinde yer alan İstanbul-Yalova-Bursa-Balıkesir-Manisa ve çevresindeki illerin sanayisinin ve ekonomisinin de bu yolların yapımıyla birlikte çok daha hızlı bir şekilde gelişeceğini bildirdi. Öte yandan, İzmit Körfezi ve özellikle Yalova Körfez ve İzmit üzerinden Gebze’ye uzanan 90 kilometrelik devlet yolunun, bugün trafik yükünün çok üzerinde çalıştığını belirten Yıldırım, bunun zaman kaybına ve fazla yakıt tüketilmesine yol açtığını söyledi. Yıldırım, bu yolun devreye girmesiyle birlikte körfezdeki trafik yükünün en az yüzde 30’unun bu yola kayacağını belirtti. Edirne-İstanbul-Ankara otoyolunun, İzmir-Aydın otoyoluyla da birleşeceğini ifade eden Yıldırım, “Marmara ve Ege bölgeleri de böylece otoyol ağlarıyla birbirine tamamen bağlanmış olacak” dedi. Körfez geçişinin bugün 45 dakika- 1 saate yakın sürdüğünü dile getiren Yıldırım, köprünün yapılmasıyla birlikte bu saatin 6 dakikaya düşeceğini bildirdi. Yıldırım, bunun yakıt tasarrufu anlamına da geleceğini belirterek, “Yıllık bazda yapılan hesaplamaya göre, zaman ve yakıtta yapılan tasarruf 870 milyon TL olarak ortaya çıkmıştır. Sadece, bu iki kalemdeki tasarrufla 10-11 yıl içindeki bu projenin geri dönüşü mümkün gözükmektedir” diye konuştu. Köprü ile seyahat sürelerinin de önemli ölçüde kısalacağını ifade eden Yıldırım, “Bursa’ya azami 1 saatte, İzmir’e 3-3.5, Eskişehir’e 2.5 saatte hız kurallarına uyulduğunda ulaşılabilecek”dedi. DİĞER KONUŞMALAR Konsorsiyum adına açıklama yapan Nurol İnşaat temsilcisi Oğuz Çarmıklı, söz konusu projenin bir yatırım projesi olduğunu belirterek, “Yapım aşamasından daha çok dünya finans piyasalarından ülkemize bu finansmanın getirilmesi önemlidir. Bu finansmanın temini için sürdürmekte olduğumuz temaslarda, ülkemizdeki mevcut siyasi ve ekonomik ortamın ne kadar destekleyici olduğunu görüyoruz. O bakımdan projenin bu aşamaya getirilmiş olmasından dolayı başta Sayın Başbakanımız ve Bakanımız olmak üzere hükümetimize, ilgili kamu kuruluşlarımıza ve özellikle Ulaştırma Bakanlığımız ve Karayolları Genel Müdürlüğümüz teşkilatına, ortaklarımız adına teşekkür ediyoruz” diye konuştu. Karayolları Genel Müdürü Cahit Turhan da Karayolları Genel Müdürlüğünün yatırım programı içerisinde “Yap-İşlet-Devret’ yöntemiyle yapmayı planladıkları ilgili projesinin sözleşme aşamasına gelmiş olmasından büyük bir mutluluk duyduğunu söyledi. Konuşmaların ardından taraflar, sözleşmeye imza attı.
“Evet ama…”
Referandum öncesinde anayasa değişikliğini rezervli destekleyen bir çizgi “Yetmez ama evet” şeklindeydi. Bana göre rezervli destekleyenler arasında bir de “Evet ama…” çizgisi var.
Sonuç yüzde 58 evet ama herkes biliyor ki bu AK Parti’ye verilmiş bir “evet” değil. Yüzde 58′in, seçimlerde ayrışma geçirmesi kaçınılmaz.
Ayrışma dediğimizde, Saadet’ten ve BBP’den gelenler ilk elde sayılabilir. MHP’den, CHP’den ve liberal soldan gelenler de yeni değerlendirmeler yapacaklar. AK Parti, bunlardan en azından bir kısmının kendisinde kalmasını ister ama ayrışmasını da sürpriz saymaz.
Ben bütün bunlardan ayrı tamamen AK Parti’ye ait oylardaki “Evet ama…”cılardan söz etmek istiyorum. Ki, AK Parti herhalde bu kitledeki herhangi bir kopuştan büyük rahatsızlık duyacaktır.
Peki var mı böyleleri?
Bana göre var, hem de az değil.
Bizzat tanık olduğum birkaç örnek vereyim:
11 Eylül Cumartesi. Bayramın son günü. Ertesi gün sandığa gidilecek. Evimize bir aile geliyor ziyaret için. Karı koca doktor olan dindar bir aile. Türkiye’de olan biteni en iyi değerlendirecek, AK Parti’nin misyonunu en iyi anlayabilecek durumdalar. Bey, “her şeye rağmen evet vereceğini” söylüyor. Bu “her şeye rağmen”in içinde uygulamalardan duydukları rahatsızlıklar var. Ama doktor hanım “hayır” diyor ve bunda ısrar ediyor. Eşim bana “Doktor hanım hayır vermekte ısrarlı, bir şey söylemek ister misin” diye soruyor. Ben de, “Sizi anlıyorum ama benim hatırım için bu defa da evet verin” diyorum. Doktor hanım bakıyor, boyun büküyor, gülümsüyor ve ayrılıyorlar. Eminim “evet” vermişlerdir ama içinde “hayır” dozu da bulunan bir evet.
-Bayram ziyaretlerinde belediyenin farklı kuruluşlarında çalışanlar oldu evimize gelen… Mesela onlar, taşeronluk sisteminin nasıl bir trajediye dönüştüğünü ve taşeron kadroda çalışanların genelde gayrimemnunlar zümresine katıldığını ifade ettiler. Haftada 59 saati bulan ve hiçbir mesai karşılığı olmayan çalıştırmalar… 5 yıldan beri yıllık izin kullanılmaması… İftar saatinde bile taşeronda çalışanların ayrı masalara oturtulması… Ve başlı başına taşeronluk sisteminin geldiği sefalet… Taşeronun taşerona iş vermesi gibi… Ve taşeron şirketlerin kimliği… Herkesin ortak sorusu şu: Bütün bunlardan Tayyip Erdoğan‘ın haberi var mı?
-Bu taşeronluk sistemi, işsizliğin en kötü biçimde istismar edilmesinden ibaret. Ki aynı işsizlik, Milli Eğitim’de ve Diyanet’te “sözleşmeli, ücretli” gibi statülerle yoğunlaşmak üzere bizzat devletin insan istismarına yol açıyor.
-Yukarıda doktor örneğinde olduğu gibi “hatırına oylar” önemli bir yekûn tutuyor AK Parti oylarında. Mesela “Tayyip Bey hatırına” verilen oylar var önemli ölçüde… Ağrı’ya gitmiştim: Ağrılılar Tayyip Bey’e “Sayın Başbakan bu defa da oyumuzu sizin hatırınıza veriyoruz AK Parti’ye ama lütfen bir daha hatırınızı kullanmayın, bize daha iyi milletvekili adayı gösterin” dediklerini naklettiler. Böyle kim bilir ne kadar insan var “Tayyip Bey hatırına” AK Parti’ye oy veren… Ama herkes biliyor ki, son referandumda böyle çok önemli “hatırlar” devreye girmiştir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hatırı çok net biçimde medyaya yansıdı. Ama ben biliyorum ki, öyle pek çok manevi kanaat önderi, “hatır”ını koymuştur “evet” için… Bu “hatır” herhangi bir seçimde konur mu, en azından o manevi önderlerin siyasi tavır içinde olmalarını dikkate alarak söyleyebilirim ki, aynı ağırlıkta destek olmaz.
-Bir ilçe hastanesinde görev yapan bir uzman doktor anlatıyor: Bu hükümet tarafından göreve getirilen hastane baştabibi, hastanenin ihtiyaçlarını karşılamak için açtığı ihalede, 1 liralık şeye 4 misli fiyat veren AK Parti ilçe başkanının talebini yerine getirmediği için, görevden aldırıldı. Bu hükümet tabibinin bu işten nasıl etkilendiğini farz edersiniz. Ben mesela Van’dan da benzeri bir mail aldığımı söylersem, bu tür işlerin ne kadar çok gerçekleştiğini değerlendirmiş olursunuz.
-Hükümetin sağlık hizmetlerinin, vatandaşta anlatılamaz bir memnuniyet oluşturduğunu söylemeye gerek yok. Ama doktorlar planında da aynı ölçüde bir rahatsızlık olduğunu görmek gerekiyor. Ve bu noktada, muhafazakâr eğilimli doktorların da aynı rahatsızlık içinde olduğu açık. Burada ana sorunlardan biri Sağlık Bakanı’na ulaşamamak. Ben doğrusu, Sağlık Bakanı’nın herhangi bir sebepten dolayı yıpranmasına gönlü razı olmayan birisiyim. Ama doktorları dinlediğinizde ortada dinlenilmesi gereken bir şey bulunduğundan da emin oluyorsunuz. Şunu söyleyeyim: Doktorlar, Sağlık Bakanı’na ulaşmaktan ümitlerini kesmiş görünüyor ve Başbakan’a ulaşmak için çare arıyorlar. (Benden hatırlatması.)
-Bir AK Parti il başkanı anlatıyor: Belediye başkanımız şehrin modern bir görünüm kazanması için olağanüstü işler yaptı. Ama başkanımız burnundan kıl aldırmıyor. Halkla ilişkiler sıfır. Yanına ulaşmak için on tane kapıdan geçmek gerekiyor. Milletvekillerimiz ayrı bir trajik olay. İnsanlarla ilişkimizde aşınma var. Bu böyle devam edemez.
İşte böyle…
Eminim ki Başbakan’ın bu tür sorunlu alanları tespit noktasında benden çok daha fazla imkânı vardır.
Belli ki yüzde 58, önümüzdeki genel seçimler için önemli olmasa bile -acaba önemli değil mi- cumhurbaşkanlığı seçimi için son derece önemlidir ve cumhurbaşkanlığı seçiminin de Türkiye için referandumdan daha az önemli olduğu söylenemez.
Şunu biliyorum: Referandumda insanlar, “yüzde 58 evet”e ulaşmak için cansiperane çaba gösterdilerse, bu başka ihtimallerden endişe duymaları sebebiyledir. Bu endişe sebebiyle AK Parti iktidarının en az bir dönem daha sürmesi isteniyor.
Son söz: Bu duygunun dikkate alınması ve AK Parti yönetiminin, bu hassasiyeti karşılayacak bir istikamet belirlemesi gerekiyor. Tabii o kaygı anlaşılabiliyorsa…
Mütecaviz cahiller küplerine zarar verirler…
Yine Nurullah Ataç’ı hatırladım.
-Cahillere kızmam ama mütecaviz cahillere çok kızarım, derdi.
Şimdi sanki bunlar, ya da sanki bunların babaları veya ağabeyleri 12 Eylül döneminde dağa çıkıp, rejime direnmişler gibi, “12 Eylül döneminde kim neredeydi” benzeri gönderme denemeleri yapıyorlar.
Hürriyet’te yazan bunlardan biri de dün “Hadi diyelim ki Turgut Özal büyük dönüşümcü, büyük devrimcidir… İyi de birader, gözyaşları içinde anılar aktardığınız 12 Eylül darbesinde Turgut Özal neredeydi?” diye döktürmüş.
Milliyet tarafından yayımlanan “60 Yılın Tanığı” kitabının 99′uncu sayfasını açsa, herkesin nerede olduğunu görebilirdi oysa.
Bu sayfanın tepesinde koca bir fotoğraf var.
Evren Milliyet’i ziyaret etmiş.
Mürettiphanedeki sayfanın başında çekilen fotoğrafta, Evren sayfayı inceliyor, yanında ellerini önünde kavuşturmuş gazetenin sahibi Aydın Doğan var.
Özal’ı sorgulayana bak
Turgut Özal 12 Eylül askeri rejiminden seçimle gelmiş iktidarlara geçirdi Türkiye’yi.
Sonra da Celal Bayar’dan sonraki ilk sivil kökenli Cumhurbaşkanı oldu.
Türk siyasetindeki Özal faktörü yüzünden, kimse 28 Şubatçılar’ın dediği gibi “12 Eylül bin yıl sürecek” diyemedi.
12 Eylül’ün hesabını yapmayı iş edinen bu yazar “Bizim gazete” dediği gazetenin yönetiminin 28 Şubat’ta nerede olduğunu artık soramaz.
Çünkü artık o Bodrum Marinası’na bile gidebiliyor.
Kendini Hürriyet’i savunmakla görevli kılan bu nispeten genç yazar “Bizim gazete- Sizin gazete” gibi cümleler kurmasa ve “Muhalif olmak” üzerine sığ bilgili denemeler yapmasa, mesele yok.
Zaten bazıları için siyaset de, hayat da, “Muhalefet” de sadece hatırladıkları zamanla ilgili bilgilerdir.
Oysa “Rejim elden gidiyor, laiklik tehlikede” şarkısını söyleyen koroya yaranmaya çalışırken biraz çaba harcasalar, Tek Parti CHP’nin ilk demokrasi denemesinde Serbest Fırka’yı tutan “Muhalif” gazeteciler hakkında Hakimiyet-i Milliye’nin başyazarı Falih Rıfkı’nın 29 Teşrinisani (Kasım) 1930 günkü yazısını okurlar ve demokratikleşmenin erdemini anlarlar.
Muhalifler alçaktır
“Atatürk’ün sözcüsü” olarak da bilinen Falih Rıfkı (Atay) şöyle yazmış:
“Hiç şüphe etmeyiniz. Bütün bu muhalif gazeteciler, hepsi bir kelime ile alçaktırlar. Balkanlar’dan Amerika’nın öbür ucuna kadar böyle mahluklar, casus ve baba katili gibi en iğrenç mücrimlerle bir sıraya konulur ve şahsi hürriyetleri bile kendi ellerine teslim edilemez. Biz ise gazete denilen müesseseyi teslim etmişiz.”
Evet… “Rejim”in muhalif olmaya ilişkin görüşü böyleydi.
Böyle durumlarda “Havlucu” tiplemesini de hatırlıyorum.
Her salataya maydonoz olan Havlucu, Kıbrıs krizi sırasında berberde traş olurken, semalardan Yunan jetleri geçer.
Havlucu berberin koltuğundan yüzü sabunlu, önlüğü ile kalkıp, dükkândan dışarı fırlar… Yerden bir taş alıp, Yunan jetine atmaya hazırlanır. O sırada Yunan jeti havada durur. Yunan pilotu aşağı doğru eğilip “Havlucu sen bu işe karışma” diye seslenir.
Çakma Havlucular
Bu kendini de, siyaseti de, yakın tarihi de kulaktan dolma bilen ve birilerine yaranmaya çalışan çakma Havlucular, her gazetede olabilir.
Mesela bunlar “Akşam’ın şimdiki sahibi Karamehmet 12 Eylül döneminde neredeydi” sorusunun cevabının “Amortisör kaçakçılığı davasından ötürü İsviçre’de kaçak yaşıyordu” olduğunu bilmeden, Akşam’dan etrafa bulaşabilirler.
Onların günlük ayıpları da bu gazetenin genel yayın yöneticisi rolündeki kişiye yeter ve artar.
CHP, korkular ve özgürlükler
A&G Araştırma’nın sahibi Adil Gür, Hürriyet’e yaptığı değerlendirmede, referandumdaki “evet”lerin ve “hayır”ların sebeblerini de araştırmış. “Evet” diyenlerin oyuna tesir eden en önemli 3 gerekçeyi şöyle sıralayabiliriz: 1) Daha fazla özgürlük talebi, 2) Darbe anayasasının değişecek olması, 3) Yargı bağımsızlığı. “Hayır” diyenler ise, çok daha farklı saiklerle hareket ediyor. Onları yönlendiren “Hubbu Ali değil, buğzu Muaviye.” Yani Ali sevgisi yerine, Muaviye düşmanlığı. (Erdoğan ve AK Parti düşmanlığı) “Hayır oyu verdim… çünkü, 1) AK Parti’nin iktidara daha fazla yerleşmesinden endişe ediyorum, 2) Erdoğan’a karşıyım, 3) Hükûmetin yargıyı ele geçirmesinden korkuyorum.” Bence CHP’nin problemi burada. Vaad ederek değil, AK Parti’yi zem ederek oy toplamaya çalışıyor. Pazar akşamı, Taha Akyol’un, “Eğrisi Doğrusu” programına CHP’li Sencer Ayata ve Tarhan Erdem konuk olmuşlardı. Sencer Ayata, “hayır”lardan yola çıkarak, eğitimli kesimlerin, şehirlilerin, özel sektör yöneticilerinin, serbest meslek sahiplerinin, reklamcıların, turizmcilerin CHP’yi tercih ettiğini söyledi. Ama araştırmalar, CHP’nin niçin tercih edildiğini de ortaya koyuyor. Hiç kimse, “CHP iktidarında ekonomi büyüyecek; hakça paylaşım gerçekleşecek; hastane kapılarında sürünmeyeceğiz; özgürlük sorunlarını aşacağız” filan demiyor. Yarış, sadece bu alanlarda cereyan etse ve korkular hiç gündemde olmasa, Sencer Ayata’nın sözünü ettiği eğitimli, şehirli, özel sektör yöneticileri, turizmciler vs. topluca AK Parti’ye oy atar. Çünkü, çoğu, istikrardan ve ekonomik gidişattan memnun. Üzülerek söyleyeyim: CHP, ancak korkutarak halktan destek buluyor. Bu yüzden de çıkmaz sokakta. Sencer Ayata, sosyal adalet, özgürlükler ve ekonomik büyüme gibi başlıklarda CHP’nin iddialı olması gereğinin altını çizdi. Belki, böyle bir programı kamuoyuna sunar ve ikna ederlerse, Kılıçdaroğlu ve arkadaşları bugüne kadar ulaşılamayan kesimlerin de ilgisini çeker. Baykal döneminde, korkutup, kutuplaştırarak, % 20′lik bir seçmen kitlesinin desteği alınmıştı. CHP, mevcudu kaybetmeden farklı kesimlere nasıl açılacak? Tarhan Erdem referandumun tahlilini yaparken, “Hayır verenler, kendi hayat tarzlarının bozulacağından endişe ediyorlar. Bu kişiler, bireysel özgürlüklerine düşkün ama, meselâ, gerekirse asker yönetime el koyabilir diyecek kadar da hürriyet fikrinden uzak” diye konuştu. Bakalım CHP, 28 Şubat sürecinden itibaren derinleşen korkularla CHP tabanında kök salan bu kitleyi darıltmadan, farklı kesimleri, daha çok özgürlük vereceğine inandırabilecek mi?
Sıfır açlık!
Arkadaşımız Şeref Oğuz, Sabah’ta “Neden CHP hep kaybediyor?” diye bir yazı dizisine başladı. Oğuz, ilk sebeb olarak, bu partinin ekonomi konularında inandırıcılığı olmadığının altını çiziyor; fert başına düşen milli gelirin 10 bin dolara tırmandığı Türkiye’de, CHP’nin “sıfır açlık” projesine öncülük vermesini eleştiriyor. Gerçekten de, Şeref Oğuz’un dediği gibi, Türk insanı artık “Karnımı daha iyi nasıl doyururum?” diye düşünmüyor. “Ben de tatil yapmalıyım. Benim de başımı sokacak bir evim olmalı” gayretinde.
CHP kurmaylarının, bu yazı dizisinde kendilerine yarayacak önemli ipuçları bulacaklarına inanıyorum.
Hoşgörü adımları
Ecdadımızla övünürken dedik ki: Bir hoşgörü timsali olarak Darülaceze’de cami, kilise ve havra bir aradadır. Ama sadece övünmekle olmaz. Başka inançlara karşı duyarlılığımızı göstermek üzere adımlar da atılmalı. AK Parti hükûmetinin çıkardığı Vakıflar Yasası, gayrimüslimlerin haklarını teslim açısından önemli bir gelişmeydi. Geçtiğimiz ağustos ayında, Trabzon’daki Sümela Manastırı’nın, pazar günü de Van’daki Akdamar Kilisesi’nin ibadete açılması, sadece atalarımızla övünmekle yetinmeyip, bizim de bir şeyler yapabildiğimizi gösterdi. Neden yıllarca, Sümela ya da Akdamar bir gün bile ibadete açılmadı? Dünyanın dört bir yanından Ortodokslar Sümela’ya geldi diye, hemen Pontus Rum İmparatorluğu mu kuruldu? Ya da Kanada’dan, Amerika’dan Ermeniler Van’a akın edince, topraklarımız Ermenistan’a mı devredildi?
Şimdi sıra Ruhban Okulu’nun açılmasına geldi. Kaç kere söz verildi ama, bir türlü sorun çözülemedi. Bazı hukuki problemlerin olduğu söyleniyor. Fener Rum Patrikhanesi, okulun, YÖK’e bağlanmasını arzu etmiyor. İlahiyat Fakültesi çerçevesinde bir yapılanmayı da istemiyor. Zaten YÖK’ün bu şekilde devam etmesi mümkün değil. Hiç değilse, vakıf üniversitelerini YÖK denetiminden kurtararak, onlara muhtariyetleri iade edilerek, ilk adım atılabilir. O zaman, Ruhban Okulu da, özerk bir yüksek okul, müstakil bir üniversite kimliği altında faaliyetini serbestçe sürdürebilir.
Ekonomideki olumlu gelişmeler ve CHP…
İçte ve dışta ekonomik odakları yakın takipte tutan çevrelerle şu günlerde sohbet ettiğiniz vakit ön plana çıkan bazı noktalar var.
Şöyle özetlenebilir:
(1) Türkiye 2009’daki krizden çıktı, ekonomi iyiye gidiyor; toparlanma beklenenden hızlı oldu; bu nedenle ekonomik istikrar ağır basıyor.
(2) Referandum sandığından çıkan yüzde 58, Erdoğan hükümetine dönük bir ‘güvenoyu’dur ki, bu da siyasal istikrar kapısını açtı.
(3) Erdoğan’ın üslup ve yönetim tarzından kaynaklanan bazı tedirginlik ve soru işaretleri yine var.
(4) Ancak siyasal ve ekonomik istikrarın varlığı, dışarıda da Türkiye’nin “iş yapılabilir, yatırım yapılabilir” bir ülke olarak görülmesine yol açıyor.
Ekonominin iyiye gittiğine dair göstergelerden biri ekonomik büyümeyle ilgili. 2009’un ilk yarısında ekonomisi yüzde 11.1 küçülen Türkiye, bu yılın ilk yarısında yüzde 11’lik büyüme ile dünyada Çin’le birlikte zirveyi paylaştı.
Yine aynı dönemde faiz oranları yüzde 13.8’den 8.5’a, işsizlik yüzde 13’den 10.5’a, bütçe açığı yüzde 23.2’den 15.4’e düştü.
2009’un ilk yarısıyla bu yılın aynı döneminde, ihracat 51.4 milyar dolardan 58.4’e, ithalat 59.5 milyar dolardan 79.3’e çıktı, (Mahfi Eğilmez’in 19 Eylül 2010 tarihli Radikal’deki yazısından).
Ekonomik büyüme konusundaki beklentiler olumlu seyrediyor. Bu yıla ilişkin büyüme tahminleri genellikle yüzde 6 ile 7 arasında değişiyor.
Bir soru:
Seçim ekonomisi uygulanabilir mi?
Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, “Sayın Başbakan’ın talimatı var, seçim ekonomisi olmayacak” dedi.
Bu nereye kadar inandırıcı?..
Bu soru da meşru.
Çünkü seçim ekonomisi var, seçim ekonomisi var.
Türkiye en geç 10 ay sonra genel seçimlere gidecek. Başbakan Erdoğan, öyle anlaşılıyor ki, seçim öncesinde elinin serbest olmasını istiyor. Eğer böyle bir niyeti olmasaydı, Mali Kural Yasası’nın çıkmasına yeşil ışık yakardı.
Ama yakmadı.
Ekonomi büyürken, vergi gelirleri artarken, hükümetin eline de seçim fonu olarak da kullanabileceği ek bir harcama imkanı geçiyor.
Hükümet seçime giderken, şöyle ya da böyle, ama mutlaka bir şeyler tırtıklayacaktır bu fondan. Ama şimdilik beklentiler, bu ‘seçim harcaması’nın fazla abartılmayacağı yolunda…
Bir başka soru:
Türkiye 2009 krizinden neden az hasarla, az yara bere alarak çıktı ve toparlanma niçin uzun zaman almadı?
Bu açıdan, Türkiye’nin ekonomide yaşadığı 2001 Büyük Krizi sonrasında uyguladığı radikal program belirleyici oldu.
Özellikle 2001 ve 2002’deki bankacılık reformu ve yapısal değişimler ekonominin temellerini sağlamlaştırdı.
O dönemi yakından yaşamış bir uzman kişiyle dün sohbet ederken şöyle dedi:
“Dayağı biz erken yedik, üstelik tek başımıza yedik. Ama sonra tedbirlerimizi aldık, faturayı da ödedik. Ayrıca 2003-2008 arasında ekonomide işler çok iyi gitti. Erdoğan hükümeti disiplin çizgisinden kopmadı. Kamu maliyesi, bütçe açığı konusunda başarılı politikalar izlendi. Bu arada, AB’den 2004 yılı sonunda alınmış olan müzakere tarihiyle dış konjonktür ve Körfez sermayesindeki olumlu gelişmeler, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını olağanüstü sıçrattı. Türkiye bugün 2009 krizine rağmen olabilecek en iyi noktada… Artık kriz edebiyatını bırakmak lazım.”
CHP yapabilecek mi?
Ekonomiye ilişkin bu olumlu gelişmeleri neden özetlemeye çalıştım?
Tek bir nedeni var:
Bu ülkede siyasetin artık ‘normalleşmesi’ gerektiğine dönük olarak uzun süredir hissettiğim özlem ve istek…
Siyaseti artık bağıra çağıra, burun deliklerini aça aça, siyah beyaz yapmaktan vazgeçelim diyorum.
Bu konuda iktidarın da, muhalefetin de sorumluluğu var, yapması gerekenler var.
Ama özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’yla CHP’ye bu bakımdan büyük iş düşüyor. Negatif değil, pozitif bir tutumla siyaset sahnesine çıkabilmeli ve “Ben daha iyisini yaparım!” diyerek somut, inandırıcı projelere dayanan muhalefet anlayışını geliştirmeli CHP…
Yapabilecek mi?..
Türkiye’de istikrar açısından hayati önem taşıyan ‘muhalefet boşluğu’nu gerçek bir ‘sosyal demokrat parti’ye dönüşerek doldurabilir mi CHP?..
Soruyorum, çünkü bu soruya burun kıvıranlar da var, bu soruyu ciddiye alanlar da…
Sivil itaatsizlik
| BDP’nin “okulları boykot” çağrısı bir sivil itaatsizlik eylemi. “Sivil itaatsizlik” ilk defa Amerikalı liberal anarşist şair Henry David Thoreau’nun, 19. yüzyıla ait makalesinde formüle ediliyor. | |
|
Thoreau, “Sivil itaatsizlik görevi üzerine” başlığını taşıyan bu kısa makalede teorisini anlatıyor. “Sivil itaatsizlik” haksız kararlara veya kanunlara uymama şeklinde, şiddet içermeyen bir eylem biçimi. Otoriteye pasif bir şekilde direniş. Thoreau’nun hayatında bu eylem biçiminin uygulaması da var. Her yetişkin vatandaştan alınan “kelle vergisi”ni haksız bulup ödemeyi reddettiği için bir gece hapis yatıyor. Vergiyi kendisi yerine ödeyip hapisten kurtulmasını sağlamaya çalışan yakınlarının önerisini reddederken, bu haksızlığı hapis yatarak göstermek istediğini vurguluyor.Liberalizm, “en iyi yönetim, en az yönetendir” düsturuna dayanır. Liberal anarşizm ise bu düsturu ileri taşır: “En iyi yönetim, hiç yönetmeyendir.” Liberal anarşizmin sivil itaatsizlik teorisi, otoriteye barışçı yöntemlerle başkaldırı çağrısıdır. Kanunlar vatandaşlara bazı şeyleri yapmasını emreder. Vergi vermek, askere gitmek, eğitime devam etmek gibi. Uymayanlara para ve hapis cezası verir. İtaatsizlik, bu kanunların haksızlığını göstermek için bir pasif direniş durumudur. Kanuna itaat etmezsiniz. Devlet müeyyideyi uygular. Müeyyide uygulandığı zaman, yani uymayanlar hapse atıldığı zaman kanunların haksızlığı kamuoyuna gösterilmiş olur.Sivil itaatsizlik asıl Gandi’nin siyasal felsefesinin özeti olmuştur. Hindistan, İngiliz sömürge yönetiminden bu eylemlerle bağımsızlığını kazanmıştır. İngiliz yönetiminin haksız kanunları “itaatsizlik” yöntemi ile teşhir edilmiştir. Şiddet kullanmadan, şiddet araçlarına başvurmadan yönetime karşı direnç geliştirilmiştir. İngiliz tuz tekelini kırmak için Gandi, tuzun sağlığa zararlı olduğunu ve Hintlilerin tuz kullanmamalarını söylemiş ve sonuçta tekel kırılmıştır. El tezgâhında kendi kıyafetini kendisinin örmesi, İngiliz tekstil hakimiyetini parçalamak için işe yaramıştır. Oturma eylemi basit bir itaatsizlik eylemidir.Sivil itaatsizlik eylemleri, etkili ve sonuç alıcı eylemlerdir. Devlet otoritesi rızaya dayanır. Geniş kitleler aynı anda bir kural veya kanuna itaat etmezse, devletin meşruiyeti sarsılır. Şiddete başvurmayan bir protesto biçimi, meşru şiddet kullanma ayrıcalığı ile hükmünü yürüten devleti açığa düşürür. Çünkü devlet bu kitlesel itaatsizliği ancak elindeki tek aracı yani şiddeti kullanarak önlemeye çalışır. Haksız bir kanunu uygulamak için barışçı vatandaşlara şiddet uygulamak devletin meşruiyetini daha da tartışılır hale getirir. Gandi’nin tecrübeleri, sivil itaatsizliği etkisiz kılacak tek çarenin, söz konusu kanunu veya yasağı kaldırmak olduğunu gösteriyor. Etkileyici bir örnek: İngiliz yönetimi bazı kitapları yasaklıyor. Gandi bu kitapları köy köy dolaşıp satmaya başlıyor. İngiliz yönetimi ise cezalandırmak yerine, yasağı kaldırıyor.Devlet otoritesine karşı başkaldırının iki yöntemi var: Silah ve barışçı yöntemler. Marksist geleneğe çok fazla yaslanan Kürt siyasal hareketi yoğun biçimde şiddet yöntemlerini kullandı. Ara ara kullanılan barışçıl yöntemler ve bu çerçevede girişilen sivil itaatsizlik eylemleri hep geçici oldu. Yıllar önce ana dilde isim almak için girişilen dilekçe eylemi, böyle bir sivil itaatsizlik eylemiydi.Kürtçe, devletle Kürtler arasındaki neredeyse tek yakıcı konuyu oluşturuyor. Abartılı ulus-devlet projeleri Kürtçeyi yok etmeye odaklandı. Kürtçe bu amaçla kanun çıkartılarak yasaklandı. Kürtçe öğrenilmesi ve kullanılması üzerinden girişilen her sivil itaatsizlik eyleminin, bu yüzden insanî olarak meşrû ve haklı bir yönü bulunuyor.Açmaz şurada: Sivil itaatsizlik eylemleri ile terör yan yana, birlikte hak arama yöntemi olarak kullanılamaz. BDP’nin boykot çağrılarının aynı zamanda PKK terörünün alternatifi olduğuna dikkat etmemiz lâzım. Terörün önünüze koyduğu, cami avlularındaki şehit cenazeleri. Sivil itaatsizlik eylemleri ise sadece tartışma vesilesi olabilir.Güçlü bir terör dalgası kapıda bekliyor. “Kürtçe eğitim hakkı”nı tartışmanın sakıncası nedir? Bu ülkede, bu bayrağın altında Kürtçe eğitim alabilen biri mi, yoksa bu hakkı almak için ayağa kalkmış biri mi bu ülkenin birliğine ve bütünlüğüne katkı sağlar?
|
Biraz sıkar değil mi?
Sonunda hangi kapıya varırsak varalım, her zaman gerçeğin peşinden koşmaya ve doğruları anlatmaya çalıştık. Şemdinli, Dağlıca, Aktütün, Çukurca, Reşadiye, Hantepe ve İskenderun başta olmak üzere birçok olayda askeri ihmaller ve ihanetler silsilesine zum yaptık. Kalemimizin kudretince, dilimiz döndüğünce… Ayrıca dedik ki, bir de “Derin PKK” var. Devlet içinde uzantıları olduğu gibi uluslar arası istihbarat örgütlerinin taşeronluğunu yapan. Kürt kökenli kardeşlerim daha iyi hatırlar, bir de çağrım olmuştu: “Biz Ergenekon’a inanmadık, siz de bu yapıya inanmayın.” Şimdi tam zamanı… 9 sivilin hayatını kaybettiği Hakkari’deki mayınlı tuzak, Türk-Kürt kardeşliğine kurulmuş bir tuzaktır. Türkiye’deki Kürt meselesinin çözümüne hiç inanmayan, ayrıca bir süredir MOSSAD güdümündeki iş hacmini arttıran “Doktor Bahoz” kod adlı ve Suriyeli Fehman Hüseyin’in başrolde oynadığı tehlikeli bir oyundur. Hüseyin’in bir süredir Murat Kara yılan’la liderlik çekişmesine girdiği ve bu tür eylemlerle PKK’da ağırlığını arttırmaya çalıştığı iddiası doğru, ama Hakkari eylemini açıklamaya yetmez. Çözümsüzlüğü isteyen uluslar arası çevrelerin bu süreçteki rolü çok iyi irdelenmelidir. Bölgede yaşayan Kürt kardeşlerimizin artık bu oyunu görmesi ve bozmasının zamanıdır. Referandumda tüm tehdit ve baskılara rağmen sandığa gidip çözümden yana iradesine ortaya koyanlara, yenileri eklenmelidir. BDP temsilcileri de Derin PKK’nın boyunduruğundan kurtulup Kemal Burkay gibi Kürt aydınlarına kulak vermelidir. Türk generaline kafa tutan, mangalda kül bırakmayan Selahattin Demirtaş ve arkadaşları, çapulculara da aynı cesaretle, yüreklilikle, yumruğunu sıkarak lanet okursa o zaman Kürt meselesinde çözüme daha çok yaklaşırız. Gelin, hep birlikte Derin Devlet ve Derin PKK’nın kovanına çomak sokalım. Biz Şemdinli’de devlete ait “İyi Çocukları” deşifre ettik, hadi siz de Hakkari’de PKK’ya ait “İyi Çocukları” çıkarın ortaya. Biraz sıkar değil mi? Sizi kırmızı demokratlar sizi… Yargıtay CHP’yi inceliyor mu? Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, referandum sabahı sürpriz bir açıklamayla iktidar partisine mesajını vermişti. Anlaşılan sonuçlardan o da rahatsızdı. Yasaya göre görevi ama yine de merak ediyorum, acaba sayın başsavcı, CHP’deki gelişmeleri de yakından takip ediyor mu? Çünkü: CHP Ankara Milletvekili Yılmaz Ateş’in iddiaları öyle yenir yutulur cinsten değil. Ateş, muhabir arkadaşımız Neşe Sarıdoğan’a yaptığı açıklamada, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı seçildiği kurultayda tüzük ihlali yapıldığını belirterek, “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı incelerse hukuksuzluğu ortaya çıkarır” diyor. Devam ediyor Ateş: “Şu anda hukuksuz, yetkisiz bir MYK vardır. Yani MYK yok hükmündedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı incelerse genel merkezin yasal olmadığı ortaya çıkacak.” Ve “tık” yok. Önce istifa sonra sınav ÖSYM’nin kurucusu rahmetli Prof. Dr. Altan Günalp’tir. Eğitim muhabirliğim sırasında tanıdığım Günalp, 1974 yılında ÖSYM’nin temellerini atarken Türkiye’ye çok önemli bir miras bıraktı. Bu sistem sayesinde üniversite kapılarındaki torpil, rüşvet şantaj iddiaları neredeyse sıfırlandı. Bu ideal yapı, memur alımlarına da model oluşturdu. KPSS gerçeği böyle doğdu. Ne yazık ki, 1974’da Günalp hocanın yanında yer alan genç akademisyen Ahmet Ünal Yarımağan, 20 yıl sonra 2004 yılında YÖK Başkanı Erdoğan Teziç tarafından atanınca büyü bozuldu. Oysa sistemin içindeydi ve işleyişi çok biliyordu. İyi bir teknisyendi ama maalesef iyi bir lider yönetici olamadı. Yarımağan’ın görevde olduğu 6 yıl, sınav tarihi açısından kötürümdür. Bugün ÖSYM, Türkiye’nin en itibarsız kurumudur. İşin kötü tarafı, binlerce öğrenci ve memur adayının kaderi bu kuruma bağlıdır. Hazindir, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, 279 bin öğretmen adayının KPSS Eğitim Bilimleri sınavına yeniden gireceğini açıkladı. Kopya skandalının faturası adaylara çıktı, kurunun yanında yaş da yandı. Bu rezaletin birinci derecede sorumlusu Yarımağan ise hala ÖSYM Başkanı olarak koltuğunda oturmaya devam ediyor. Görevden alma yetkisine sahip YÖK Başkanı ise pişkin pişkin açıklamalar ya pıyor. Gariptir, siyasi sorumlu olarak hükümet ve atama yetkisini elinde bulunduran Çankaya da seyirci vaziyette. Sorumlu bir vatandaş olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan’a buradan sesleniyorum: Erdoğan Teziç keşfi Ahmet Ünal Yarımağan skandalını sonlandırmadan, daha açık ifadeyle istifa ettirmeden veya görevden almadan bu yeni sınavı yaptırmayın. Artık bu saatten sonra yeni sınavların günahı, vebali size aittir. Bu gençlerin umutlarıyla oynamaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Ya adam gibi sınav yaparlar ya çekip giderler.






