Nerede millet iradesi?

Nazlı Ilıcak / Sabah

Nerede millet iradesi?

Bugün, tutuklu oldukları için yemin etmeyen milletvekilleri hakkında “milli iradeye saygı duyulması gerektiğini” hatırlatanlar var. Tabii ki milli irade her şeyin üstünde olmalı. 1999′da Merve Kavakçı hakkındaki yorumları hatırlatmaktan maksadımız, “Dün bana, bugün sana” mesajı vermek değil. Ama, meslektaşlarımızın yüzüne bir ayna tutmak da vazifemiz. Bakın neler yazmışlar:
Emin Çölaşan: Belli kesimler şimdi bir tantana yapıyor: ‘Merve milletvekili seçilmiş, mazbatasını almıştır. Yemin etmese bile milletvekilidir. Bütün özlük haklarından yararlanır, maaşını alır, sadece türbanıyla genel kurul ve komisyon çalışmalarına katılamaz.’ Hayır! Anayasa’nın 81. maddesi aynen şöyle başlıyor: ‘TBMM üyeleri göreve başlarken aşağıdaki şekilde ant içerler…’ Demek ki göreve başlaması için milletvekilinin ant içmesi gerekiyor. Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına göre, Meclis önünde ant içmeyen Cumhurbaşkanı göreve başlamış sayılmayacak ama, Merve isimli kadın, milletvekili olacak! Herkesi uyarıyorum. Bu oyuna gelinmesin.
Oktay Ekşi: Merve olayı, devlete yönelik bireysel bir başkaldırı teşebbüsü ile kendi temel felsefesinden ve kimliğinden fedakârlık yapmamaya kararlı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki son raundu bekliyor. Merve kızımız, kiminle dans ettiğini o zaman öğrenecek.
Tufan Türenç: Türban olayının bir tek amacı vardı, o da devlete meydan okumaktı. Ondan sonraki hedef ise laik ve demokratik cumhuriyeti yıkıp, yerine bir İslâm cumhuriyeti kurmaktı.
Ertuğrul Özkök: Ecevit, İspanya Meclisi’ni basan askerlerin önüne çıkan o meclis başkanı gibi. Meclis’i basan bir zihniyetin karşısına dikildi. Ecevit’in bu çıkışının ve orada yaptığı konuşmanın ne kadar tarihi bir öneme sahip olduğunu, o gece o konuşmanın Türkiye’de neleri önlediğini tarih yazacak. Merve Hanım’ın çocuklarını almak için gittiği okulda küçücük öğrencilerden aldığı dersler, bu haddini bildirme sürecinin ilk işaretleridir.
Enis Berberoğlu: DSP’nin milliyetçi Meclis’te tek başına sergilediği tutum, bize göre de doğrudur: Türbanlı Merve dışarı!
Yalçın Bayer: Erbakan’ın kuklası olarak, Nazlı Ilıcak’ın koruyucu kanatları altında Türkiye’yi geren Merve, Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı ve komutanlar yemin törenini izlerken salona girebilir miydi? Fazilet sıralarından başını kaldırıp Demirel ve Kıvrıkoğlu’nun yüzüne bakabilen oldu mu? Biliniz ki hayır.
Ferai Tınç:
TBMM’nin koşullarını hiçe sayarak, kendi doğrusunu zorla dayatmaya kalkıştı. TBMM’nin toplumsal uzlaşmayı yansıtan eğilim ve uygulamalarına omuz silkerek, milletin Meclis’ine sızmaya çalıştı.
Fatih Altaylı: Kavakçı’nın Meclis’teki eyleminin, Türkiye Cumhuriyeti’ne bir meydan okuma olduğu açık. Benim anladığım kadarıyla Kavakçı suç işliyor. O zaman hakkında dava açılmalı. Ne zaman adam oluruz? TBMM, Merve-Nazlı Ilıcak gibilerden temizlendiği zaman.
Hasan Cemal: Merve Kavakçı, Fazilet milletvekili. Daha Meclis’in ilk gününde türbanıyla meydan okudu. Bunalım kışkırtıcılığı yaptı.
Fikret Bilâ: Merve Kavakçı olayı, cumhuriyet kurulduğundan ve laik içerik kazandıktan bu yana süregelen rejim karşıtı akımın yansımasıdır.
Ruhat Mengi: Türkiye, onların TBMM çatısı altında bulunmaya lâyık olmadıklarına inandı! Yemin töreninde mide bulandırıcı bir yalan havası hâkimdi. Merve Kavakçı, fırsat bulsa “Demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağına” yemin ederek bir ikiyüzlülük örneği vermiş olacaktı.
Can Ataklı: Gerçekten bir ajan provokatör olan Merve Kavakçı, Meclis’teki tüm partilerin gafletinden yararlanarak, çağdaş ve laik Türkiye’yi yaralayan eylemini gerçekleştirdi. Meclis Genel Kurulu’na girmesi, yemin ettirilmese bile uzun süre oturması rezalettir, skandaldır. Buna neden olan tüm siyasi partileri kınamak gerek.

05 Temmuz 2011 at 17:00 Yorum yapın

Ergenekon Davası ülkenin namusudur!

Ergun Babahan / Star

Hrant Dink, Rahip Santoro, Danıştay üyesi Mustafa Yücel Özbilgin, Malatya Zirve Yayınevi baskınında katledilen biri Alman uyruklu 3 kişi…

Bunlar bildiğimiz cinayetler.

Ayrıca intihar süsü verilerek öldürülen polis ve subaylar, PKK’nın üstüne atılan general cinayetleri, katliamlar var.

Cinayetlerin bir kısmının Ergenekon Terör Örgütü ile bağlantısı tespit edildi, yargının önünde hesabı soruluyor.

Türkiye’yi korku ve kanla vesayet rejimi altında tutanlar, tutmaya devam etmek için örgütlenenlerin foyası ortaya çıktı.

Derin Devlet şimdi elemanlarına sahip çıkıyor, bu davayı ısrarla çürütmeye uğraşıyor.

Bu işi medyada Hürriyet Gazetesi üstlenmişti. Manşetleri, yorumları ile bu davanın inandırıcılığını kaybetmesi için elinden geleni yaptı. Yayın yönetmeni değişikliğiyle birlikte bu politika bırakıldı.

Ama siyaset ayağında CHP işlevini sürdürüyor. Bugün Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay’ın tahliyesi üzerinden yürütülen kavga aslında Ergenekon Davası’nı çökertme kavgasıdır.

Nitekim CHP Milletvekili İsa Gök önceki akşam çıktığı televizyon kanallarında bu amacı açıkça ilan etmiş.

Ergenekon bu davanın arkasında bugüne kadar sağlam bir şekilde duran AK Parti’nin de namus davasıdır.

Sadece AK Parti’nin değil, bu ülkede hukukun, millet iradesinin hakim olmasını isteyen tüm yurttaşların namus davasıdır.

Bu dava, Türkiye’nin kanlı tarihiyle yüzleşme fırsatıdır.

1 Mayıs’tan 16 Mart’a, Kahramanmaraş’tan Çorum’a kadar tüm katliamların, askeri darbelerin gerçek yüzünün ortaya çıkarılması bu davalarla mümkün olmuştur.

Kanlı karakul baskınlarının içyüzü, Heronları düşürme planları bu dava sürecinde su yüzüne çıkmıştır.

Ve CHP şimdi açıkça asıl hedefin bu davayı çökertmek olduğunu açıklamış.

Tahliye tartışması nasıl sonuçlanır bilemem ama eğer bu Meclis, Ergenekon Davası’nı sulandıracak, ülkenin kanlı tarihiyle hesaplaşma fırsatını engelleyecek olursa, kendisini oraya gönderen iradeye ters düşmüş olur.

AK Parti’nin aldığı yüzde 50 oy, aynı zamanda bu kirli geçmişle hesaplaşma talebini de temsil etmektedir.

AK Parti çözüm ararken bu gerçeği gözönünde tutmalıdır.

 

Ne yaptığını bilmeyen bir lider: Kılıçdaroğlu

Önceki akşam Teke Tek’i izleyen herkesin ve haber portallarının ortak yorumu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun zor anlar yaşadığı.

Boykot kararını izahta zorluk çeken, önümüzdeki süreçte ne yapacağını tam olarak bilemeyen Kemal Bey’in bu kararı kendine rağmen aldığı ortada.

Mehmet Haberal’ı aday gösterten irade, CHP’ye kendi politikalarını dayatmaya devam ediyor.

Koskoca bir parti, bazı merkezlerin oyuncağı haline gelmiş durumda.

CHP’nin derdi ne yeni anayasa, ne Kürt meselesinin halli.

Varsa yoksa Mehmet Haberal’ı kurtarmak.

 

Kıyafet şartının absürdlüğü

CHP Milletvekili Şafak Pavey, Meclis’in pantolon yasağı uygulaması nedeniyle oturuma etekle gelmek zorunda kalmış.

Geçirdiği bir kaza sonucu bir ayağını kaybeden Pavey, bu nedenle Meclis’te sıkıntılı anlar yaşamış.

Başörtüsü yasağının saçmalığını gösteren acı bir örnek.

Bırakın insanlar kendilerini rahat hissettikleri kıyafeti seçsin.

Saçma sapan ilkeler uğruna nelere katlanmak zorunda kalıyor insanlar.

30 Haziran 2011 at 16:00 Yorum yapın

Ne demiştin? Niçin caydın sözünden?

Nazlı Ilıcak / Sabah

Mustafa Balbay, Mehmet Haberal, ya da Engin Alan… “Neden mahkemeler bu kişileri tahliye etmediler?” diye kıyamet kopuyor. Acaba niçin CHP ve MHP, Ergenekon ve Balyoz sanıklarını milletvekilliğine aday yaptı, böylece sorunu, Türkiye’nin gündemine taşıdı? Bence, öncelikli olarak onlardan hesap sormak lâzım.
3 Haziran 2011′de, Kanal Türk’te, gazeteci Adem Yavuz Arslan ile CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu arasında şöyle bir diyalog geçmişti:
Adem Yavuz Arslan: Burhan Kuzu diyor ki, katalog suçlarla ilgili olduğu için, sürprizler ortaya çıkabilir. Diyelim ki, yarın seçildiler ve mahkeme “Hayır… hapisten çıkamaz” dedi, ne yapacaksınız?
Kemal Kılıçdaroğlu: Evet çıkmayabilirler. Bunu daha önce de Sabih Kanadoğlu açıklamıştı. Sonuçta yargının takdirine bağlı… Cezaevinden çıkması için yargıcın kararı lâzım. Herhangi bir sorun yok.

***

Tarih ve mekân göstererek, seçim öncesi Kılıçdaroğlu’nun tutuklu milletvekilleriyle ilgili görüşünü sundum. O tarihte, “Takdir hakkı yargının” demişti. Şimdi, tutukluluğun sona ermesini, milli iradenin gereği gibi gösteriyor. Ve mücadele edeceklerini söylüyor.
Ben de sorarım kendisine: “Ne demiştin? Niçin caydın sözünden…”

 

 

28 Haziran 2011 at 10:01 Yorum yapın

‘Değişim’i isteyenler, istemeyenler…

Hasan Cemal / Milliyet

Türkiye değişiyor, hem de çok hızlı… Bu değişimi anlayan ve yakalayanlar ayakta kalabilecek, kavrayamayan ve es geçenler nal toplayacaktır. Bu gerçeğin siyasette, iş dünyasında, medyada geçerli olacağı konusunda birçok belirti suyun yüzüne vuruyor. Örneğin siyasette Tayyip Erdoğan, 2000’lerin başından itibaren değişim dalgasının farkına varabildiği için seçim üstüne seçim kazanmaya devam ediyor. Buna tam ters bir örnek ise Deniz Baykal’dır. 1990’lı yıllardan beri kendisini değişime kapadığı içindir ki, seçim üstüne seçim kaybetmiştir Halk Partisi… Şimdi ise CHP bir süredir Kemal Kılıçdaroğlu’yla birlikte değişime kapı aralayan yeni bir döneme girebileceğinin sinyallerini veriyor. Kılıçdaroğlu, yüzünü ‘Kürt sorunu’na dönüyor. Avrupa Birliği’yle, Sosyalist Enternasyonal’le partisinin ilişkilerini ısıtmaya başlıyor. Başörtüsü meselesini CHP olarak çözebileceklerini söylerken, Baykal’ın bir tabusuna daha, “Türkiye’de laiklik tehlikede değil” diyerek bir darbe vurabiliyor. Yeni anayasa konusunda da CHP’nin daha iyisini yapabileceğini belirtiyor. Kılıçdaroğlu, daha önemlisi, Baykal’dan tümüyle farklı bir tavır alarak, Türkiye’nin temel sorunlarının çözümünde, Erdoğan’la diyalog ve uzlaşma kapısını açabileceğinin işaretlerini de veriyor. Kılıçdaroğlu, CHP gibi yıllardır bütün bu konulara direnmiş bir partiyi nereye kadar değiştirebilir sorusunun yanıtı şimdilik ortada… Ancak dikkat edilmesi gereken, Kılıçdaroğlu’nun da ‘değişim kapısı’nı zorlamaya başladığına dair işaretlerin su yüzüne çıkmış olmasıdır. Yaşanmakta olan değişim süreci elbette sancılıdır, güçtür. Kendi yapısında birçok ‘çelişki’yi barındırdığı için de kafaları karıştırabilmektir. Dikkatli analiz edilmezse, sapla samanın birbirine girdiği olaylar zinciri karşısında insan bazen afallayabiliyor. Örneğin, Kürt sorunu ve PKK konusunda Türkiye bugün barışa çok daha yakın bir noktada. Ama bir yandan da şaşkınlık yaşanıyor. Artık İmralı’dan, Öcalan’dan gelecek haberlerin Ankara’da da, medyada da merakla beklendiği bir döneme girdik. Bu da kimi kafaları karıştırıyor. Ya da bir zamanlar kendisi Fethullahçı diye damgalanmış ünlü bir polis şefi, Hanefi Avcı, bir kitap yazarak devletin Cemaat tarafından ele geçirilmekte olduğunu iddia edebiliyor. Hem bazı gerçeklere dokunuyor, hem bazı soru işaretleri uyandırıyor kafalarda… Bir Genelkurmay Başkanı, İlker Başbuğ Paşa, Balyoz dosyasındaki cami bombalama iddialarını, “Allah Allah diye taarruza eden Mehmetçik, hiç böyle bir şey yapar mı?” diyerek şiddetle reddederken, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği de yapmış bir başka emekli orgeneral, Sabri Yirmibeşoğlu Paşa da kalkıp, Kıbrıs’ta Türkleri Rumlara karşı harekete geçirmek için ‘derin devlet’in cami bombaladığını ağzından kaçırıveriyor. Öte yandan,1990’ların başında bir uçak kazasında ölen eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis Paşa’nın JİTEM ya da derin devlet tarafından gerçekleştirilen bir suikasta kurban gittiğini, bunun gibi ölümden kıl payı kurtulan Başbakan Özal’ın da aynı odaklarca yapılan bir suikast girişimine hedef olduğunu, kendisini JİTEM’in kurucusu olarak ilan eden ve halen Ergenekon sanığı olan bir albay tarafından itiraf niteliğinde açıklanıyor. Bütün bunlar ne mi? ‘Değişim’in sonuçları denebilir. Bütün bunlar, değişim sürecindeki ‘temizlenme’nin belirtileri denebilir. Günlük deyişle: Sifon çekiliyor! Böyle bir değişim sürecinden tüm kurumlar nasibini alacak. Siyaset de alacak, ordu da alacak, yargı da alacak, emniyet de alacak. Süreç ne kadar sancılı ve kafa karıştırıcı olsa da değişimden kaçış yok! Hukuk devleti bu ülkede de yerli yerine oturacak, hukuk herkesi bağlayacak! Şu sıralar kafalarımız karışabilir. Çünkü yaşanan değişim süreci kendi içinde çelişik bir bütün… Ama ‘baş çelişki’ değişimi isteyenlerle istemeyenler arasında, demokrasi ve hukuk devletini isteyenlerle istemeyenler arasında, barışı isteyenlerle istemeyenler arasında, siyasette diyalog ve uzlaşmayı isteyenlerle istemeyenler arasında… Son söz: Değişimi içtenlikle isteyenlerin sonunda kazanacağı konusunda herhangi bir kuşkum yok.

01 Ekim 2010 at 16:16 Yorum yapın

Doğan herşeyi anlattı

JİTEM – EŞREF BİTLİS SUİKASTİ – FAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER – VELİ KÜÇÜK

JİTEM’in kurucusu emekli Albay Doğan, Eşref Bitlis suikastinin ayrıntılarını Ergenekon Savcısı Öz’e anlattı. Küçük’ü de “JİTEM’i çıkarları için kullanmakla suçladı

HELİN ŞAHİN İSTANBUL

İnternete düşen ses kayıtlarıyla gündemi sarsan ve geçmişin en karanlık suikastlerinden şehit Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis dosyasının yeniden açılmasına neden olan Ergenekon sanığı emekli Albay Arif Doğan, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’e ek ifade verdi. Savcı Öz’ün çağrısı üzerine dün star’a “Ölecek de olsam savcıya gideceğim” diyen Doğan, Savcı Öz’e “Veli Küçük ve Yeşil JİTEM’i çıkarları için kullandılar” dedi.

SAVCI ÖZ’E  8 SAAT İFADE VERDİ

Ergenekon kapsamında savcılıkta verdiği ifadede “JİTEM’i ben kurdum” diyen emekli Albay Arif Doğan internet sitelerine düşen ses kayıtlarında da şok iddialarda bulunuyordu. Dün sabah saat 09.30 sularında geldiği İstanbul Adliyesi’ne tekerlekli sandalye üzerinde alınan Arif Doğan, Savcı Öz’e 8 saat ifade verdi. Arif Doğan’ın Zekeriya Öz’e 8 saat boyunca Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım ve emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün de karıştığı birçok olayı anlattığı iddia edildi. Emekli Albay Doğan’ın, “Küçük’ün JİTEM’i kendi çıkarları için kullandığını” öne sürdüğü belirtildi.

BUGÜN TEKRAR İFADEYE GELECEK

Adliyeden ayrılırken gazetecilerin sorularını yantılamayan Doğan “Yarın (bugün) öğleden sonra tekrar ifade vermeye geleceğim. Şeker hastasıyım. Çok fazla konuşamayacağım” dedi.  İfadesinde uçak kazası sonucu ölen Orgeneral Eşref Bitlis suikasti ve JİTEM’i anlatan Doğan’ın ‘’Devletin bana verdiği görevi yaptım, pişman değilim’’ dediği kaydedildi. Savcı Öz’ün Doğan’ın ifadeleri üzerine yeni bir soruşturma başlatarak, ifadede yer alan ve şu ana kadar aydınlatılamayan birçok olayı yeniden mercek altına alacağı belirtildi.

VELİ KÜÇÜK, YEŞİL VE ERSEVER

Doğan’ın uzun saatler verdiği ifadesinde Ergenekon sanığı emekli Tuğgeneral Veli Küçük, tetikçi Yeşil kod Mahmut Yıldırım ve Binbaşı Cem Ersever ile ilgili önemli iddialarda bulunduğu kaydedildi. “Orgeneral Eşref Bitlis’in, Ersever’in planlamasıyla JİTEM tarafından öldürüldüğünü detaylarıyla anlattığı” belirtilen Doğan’ın, Yeşil ve Veli Küçük’ün de karıştığı birçok olay hakkında ayrıntılı bilgiler verdiği ve “Küçük’ün JİTEM’i kendi çıkarları için kullandığını” öne sürdüğü belirtildi. 

Diyarbakır Savcılığı

JİTEM ve faili meçhul cinayetleri Doğan’a soracak

“JİTEM’i ben kurdum” ve “Albay Cemal Temizöz gibi JİTEM’ciler iki adam öldürüp gömerler” sözleri üzerine JİTEM ve faili meçhul cinayetlerle ilgili soruşturmaların sürdüğü Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı Arif Doğan’ın ifadesinin alınmasına karar verdi. Diyarbakır Başsavcılığı’nın, emekli Albay Doğan’ın talimatla ifadesinin alınması için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazacağı öğrenildi.

10 BİN JİTEMCİ İLE…

İnternet ortamına düşen ilk ses kaydında ‘’JİTEM’i ben kurdum’’ diyen ve emekli Albay Doğan, aynı zamanda ‘’Alevi-Sünni kavgası için Alevilere saldıracak sakallı bir ekip kurdum. 7 bin ruhsatsız silah dağıtıp terörist yetiştirdim. 10 bin silahlı adamla suç örgütlerini yönettim’’ sözlerini kullanmıştı.

TEMİZÖZ GİBİLER…

Arif Doğan, ikinci ses kaydında da “Türkiye’de iki tane JİTEM vardır. Birinci JİTEM eşittir yani esas JİTEM. İkinci JİTEM eşittir götemdir. 2 tane adamı öldürür gömer. Bir adamı kaçıran, Hizbullah’ın hiç bulunmadığı yerde Hizbullahçılar’a PKK’lı teslim eden. Mesela nedir Cemal Temizöz Albay…” demişti.

Ankara’da Eşref Bitlis soruşturması başladı

Arif Doğan’ın, cinayetin arkasında durmasa şehit Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in öldürülemeyeceğini itiraf ettiği ses kayıtları ve basında çıkan haberlerin ardından harekete geçen Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği, Bitlis’in ölümüyle ilgili soruşturma başlattı. 17 Şubat 1993’teki kazayla ilgili suikast şüphesi yıllardır giderilememişti. Arif Doğan’ın internete düşen ses kaydındaki sözleri üzerine harekete geçen  Terör ve organize suçlara ilişkin soruşturmalara bakmakla görevli Ankara Özel Yetkili Başsavcıvekilliği’nin, ilk olarak Eşref Bitlis’in soruşturmasını yürüten ve takipsizlik kararı veren Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığından dosyanın bir kopyasını isteyeceği öğrenildi. Soruşturmayı yürütecek olan Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Görüşen’in delillerin tekrar toplanması ve gazetelerde çıkan haberler doğrultusunda soruşturmayı genişleterek yürüteceği de ifade edildi. • MUSTAFA TÜRK ANKARA 

Ölmeden önce gönüllü olarak anlatıyorum

Ölmeden önce gönüllü olarak tüm bunları anlattığını belirten Doğan’ın ifadelerinde yer alan iddiaların mercek altına alınacağı ve gibi Diyarbakır olay yeri savcılıklarına da ifadesinin gönderileceği kaydedildi.

01 Ekim 2010 at 15:48 Yorum yapın

Semra Özal’dan şoke eden iddia!

8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın eşi Semra Özal, Erbil’de yayımlanan Rudaw gazetesine açıklamalarında eşinin “zehirlenme” sonucu öldüğünü söyledi. Semra Özal, eşinin zehirlendiğine dair ellerinde bulunan belgeleri yetkili kurumlara vermelerine rağmen bu belgelerin “yok edildiğini” ileri sürdü. Bir süre önce Kuzey Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin daveti üzerine Erbil’i ziyaret eden Semra Özal, İstanbul’daki evinde Rudaw gazetesi ile yaptığı özel röportajda Turgut Özal’ın annesi ve dedesinin Kürt olduğuna dikkat çekti. Eşi Turgut Özal’ın 1993 yılında “zehirlenerek” öldüğünü söyleyen Semra Özal, Kuzey Irak’ta yayımlanan Denge Azad gazetesince yansıtılan açıklamalarında, “Zehirlendiğine dair ellerinde bulunan belgeleri yetkili kurumlara vermelerine rağmen bu belgelerin yok edildiğini” söyledi. Semra Özal; “Biz hala bu işin takipçisiyiz ancak ne yaparsak yapalım o belgeleri ortadan yok ediyorlar. Ama biz bu işin peşini bırakmayacağız ve bir gün hedefimize ulaşacağız. Oğlum milletvekili olduğu dönemde konuyu araştırmakla yükümlü meclis araştırma komisyonundan bu işi takip etmelerini istedi ancak hiçbir sonuç alınamadı” şeklinde konuştu. “ERDOĞAN, ÖZAL’IN DÜŞÜNCELERİNİN TAKİPÇİSİ OLDU” Kürt sorunu ile ilgili olarak da “Turgut Özal hayatta olsaydı adım adım bu sorunu çözeceği”ni de belirten Semra Özal, “O zamanlar onun mirasını yerine getirecek kimse yoktu ama şimdi (Başbakan) Tayyip Erdoğan onun düşüncelerinin takipçisi oldu” dedi. Semra Özal, Turgut Özal’ın kendisine Iraklı Kürt liderleri ile olan ilişkilerini anlattığını dile getirdiği röportajda, “Özellikle Mesut Barzani ile olan yakın dostluğuna vurgu yapıyordu” dedi. Semra Özal sözlerini şöyle sürdürdü: “Barzani Ankara’ya geldiği zaman ben ona sadece hal hatır sordum. Ondan sonra onlar resmi işlere girdiler. 19 yıl sonra Barzani beni resmi olarak Erbil’e davet etti ve çok sıcak bir şekilde karşıladı. Turgut Özal, bana Barzani’nin çok iyi niyetli biri olduğunu ve ondan kimseye bir zarar gelmeyeceğini söylemişti. Bende misafiri olduğum zaman içinde Turgut Özal’ın onunla ilgili inancını paylaştım.”

30 Eylül 2010 at 13:58 Yorum yapın

Avcı, yaraladı hepimizi…

Hüseyin Gülerce / Zaman

Birkaç gündür ses kayıtları yayınlanan ve bunların kendisine ait olduğunu kabul eden JİTEM kurucusu, Ergenekon davası tutuklu sanığı emekli Albay Arif Doğan şöyle söylüyor: “JİTEM’e hulul ettireceğimiz insanı, çok özür dilerim, önce pisliğe bulaştırırız.
Bulaştırmasak da pislik yönünü araştırırız. Temiz yönü bize yaramaz.”7-8 yıl önceydi. Eski bir arkadaşım beni, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’ne bağlı çalıştığını söyleyen, akademik titri de olan birisi ile tanıştırmıştı. Bir gün kendisine “Devlet içindeki derin yapı, neden hep karakter zaafı olan, şaibeli adamlarla çalışıyor, bu sizi rahatsız etmiyor mu?” diye sordum. Kelimesi kelimesine hatırladığım şu cevabı verdi: “Derin devlet, defolu adamlarla çalışır, ihtiyaç duyduğu adamın defosu yoksa, defo açar öyle çalışır…”Bunları, Hanefi Avcı’nın tutuklanmasını, başka yerlere çekmeye çalışanların pervasızlığı karşısında hatırlatıyorum. “Cemaatle ilgili kitap yazdığı için Hanefi Avcı’nın başına böyle bir şey geleceği belliydi, yok mu bu cemaati durduracak?” diye hop oturup hop kalkıyorlar?Önce şu soruların cevabını vermeleri gerekiyor:Bir: Hanefi Avcı, Gülen Cemaati’ni, Işık Evleri’nden itibaren 35 yıldan beri tanıyan birisi. Çocuklarını bu insanların açtığı kolejlerde okutan, okulun idarecileri, öğretmenleri, rehber öğrencileri ile dost, arkadaş olan bir insan. Şimdi, istihbaratçı kimliği ile neredeyse Türkiye’nin nabzını tutan, her şeyden haberdar olan böyle bir insan, cemaatin nasıl bir “tehlike” olduğunu neden hiç görememiş?.. Sonra birden, aniden “tehlike”yi fark etmiş ve alelacele bir kitap yazmış… Ne olmuş da, Sayın Avcı’da böyle ani ve beklenmeyen bir değişiklik olmuş? Bu can alıcı soru hiç mi kafa karıştırmıyor? Böyle davranan bir insanın inandırıcılığı sorgulanmalı değil mi?İki: Hepimiz Sayın Avcı’yı dürüst, askerî vesayet rejimine karşı dik duran, “JİTEM vardır” diye Ergenekon savcılarına yazılı ifade verebilen örnek bir polis, örnek bir emniyet müdürü olarak yıllarca bağrımıza bastık. Bu duruşu ile o, yeni nesil polislerin kahramanı oldu. Ama aynı Avcı, kitabında “Danıştay saldırısı, Ergenekon davası ile birleştirilmeyecekti, yanlış oldu.” diyor. Nereden icap etti? Siz bir emniyetçisiniz. Birleştiren, Yargıtay… Bu sizi neden rahatsız ediyor? Sonra diyor ki kitabında: “Hrant Dink cinayetini işleyenler belli. Gençler etki altında kalmış, böyle bir cinayet işlemiş, olay çözüldü, daha ne demeye üzerine gidiliyor?” Neyin telaşı, kaygısı bu? Cumhurbaşkanı bile bu cinayette, devlet görevlilerinin ihmali olduğunu söylerken, hiç üstüne vazife olmadığı halde Avcı’daki bu saptırma gayretkeşliği neden? Sayın Avcı, neden kendini inkâr yoluna sapıyor?Acaba Sayın Avcı’nın, iki yıl önce Edirne’de başlayan, edebiyat öğretmeni evli bir bayanla ilişkisi, bu sorulara cevap olabilir mi? Bayan, Edirne’de emniyet mensuplarına hızlı okuma kursu vermiş. O sırada tanışmışlar. Avcı da, bayan da bu ilişkiyi doğruluyor. İki yıl süren bu ilişki, bayanın evliliğini bitirmiş, eşinden boşanmış. Avcı da şimdi yaptığı açıklamada, kendisinin de boşanacağını söylüyor.En önemlisi, Avcı’nın, kitabında kendisini dinlemek için kullanıldığını iddia ettiği “özel hat”tın sahibi olan Necdet Kılıç’ın, Devrimci Karargâh operasyonunda gözaltına alınmış olması. Bu dinleme mahkeme kararı ile yapılıyor. İlginç olan, Kılıç üzerine kayıtlı telefonu bayan kullanıyor. Avcı bu telefonla sadece “duygusal ilişki” içindeki bayanla görüşüyor.Şimdi olay yargıda ve Hanefi Avcı örgüte yardımcı olmaktan tutuklu. Herkes yargıya saygılı olmak zorunda. Benim sorum şu: Evli bir bayanla gayri meşru bir ilişkisi olmasaydı, Hanefi Avcı’ya böyle bir kitap yazdırılır mıydı? Yolu cezaevine kadar düşer miydi? Hanefi Avcı’ya, bu ilişki tuzağını da “cemaat” mi kurdu?Allah kimseyi nefsine bırakmasın, defolu yapmasın, ayağını kaydırmasın. Derinlerdeki adamlar hep onları kullanıyor… 

30 Eylül 2010 at 13:55 Yorum yapın

Erdoğan’a türban tuzağı mı kuruluyor?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘türbanı çözelim’ önerisinde samimi mi; yoksa bu hamlenin arka planında bir tuzak mı var?

Demokrat Yargı Derneği Eş Başkanı Osman Can’a göre evet seçkinler ve CHP tastamam hükümete tuzak kuruyor. Peki ama nasıl? Can’ın temellendirmeleri şöyle: Bir kere başörtüsü yasak değil. 20 yıldan fazladır bizi anlamsızlığa mahkûm eden ve yalnızca mağduriyetler üreten bu yasak geleneksel siyasal seçkinlerin ürettiği fiili bir yasak. Bu yasak, eğitim hakkını herhangi bir yasal temel olmaksızın engellediğinden esasen hem idari, hem de cezai anlamda hukuksuz bir eylem.DanıştayveAnayasa Mahkemesikararlarıyla başörtüsü yasağı imalatı ise çok açık bir Anayasa ihlalinden başka bir anlam taşımıyor. Anayasanın 13. Maddesine göre temel haklar ancak meclisin çıkaracağı bir kanunla sınırlandırılabilir. Kanunların açıkça yasaklamadığı veya sınırlandırmadığı bir eylem tarzının yargı kararıyla yasaklanması, açık bir anayasa ihlalidir ve meşru değildir. TÜRBAN DERKEN TREN KAÇMASIN! Osman Can, başörtüsü sorununu çözüyormuş gibi görünmenin önemli reformları gözden kaçırabilmesi riski doğuracağına dikkat çekerek analizine şöyle devam ediyor: Buna karşın başörtüsü sorununu anayasal ve yasal tartışmaların merkezine yerleştirmek, demokratikleşme yönünde ulaşılmış tarihi momenti (anı) ıskalama etkisi yaratabilir. 2007′deki Anayasa girişiminin başörtüsü nedeniyle akamete uğratılmasının ardından yaşananları hatırlamakta yarar var. Bürokratik seçkinlerin siyasal uzantılarıyla birlikte yarattığı yıkımın etkileri halen devam ediyor. Unutulmamalıdır ki, siyasetteki her bir irrasyonel adım, sonraki rasyonel adımların atılmasını zorlaştırıcı etki yaratır. Her bir tuzak, yeni bir politik durum ve algıya yol açar. Bu tuzaktan çıkıldığında dahi, siyasi aktörlerin hareket marjları daralır. Çünkü inandırıcılık örselenir. 2010 Türkiye’sinde dahi bu kadar büyük bir enerji ve çabayla yalnızca sınırlı bir reform paketi hayata geçirilebildiyse, nedenini başka yerde aramak gereksizdir. AMA’SIZ-KIRMIZI ÇİZGİSİZ ANAYASA Can ‘Bu tuzağa dikkat’ diyerek yazısını şöyle bitiriyor: Geleneksel siyasal seçkinlerin 100 yıllık hegemonyanın artık bittiğinin farkına varmaları gerekiyor. Bundan sonra atacakları ilk adım, temel sorunun yalnızca sonuçları üzerinde makyaj çalışmalarıyla Türkiye’ye zaman kaybettirmek değil, temel soruna eğilmeleri, artık demokratik bir Türkiye’nin olmazsa olmazı olan önkoşulsuz, “ama”sız ve kırmızı çizgisiz bir yeni Anayasa yapım sürecine katılmaları gerekir. Diğer bir değişle süreci engelleyen değil, sürece katkı sağlayan bir dinamiğe dönüşmeleri gerekir. Türkiye’nin sorunları 100 yıllık siyasal yapılanmanın ürettiği sorunlardır ve bunun çözüm imkânını, sistemin çağın demokratik gereklerine uygun olarak yeniden yapılandırılması yaratabilir. Ne kısmi Anayasa değişiklikleri, ne de başka bir şey!

29 Eylül 2010 at 16:13 Yorum yapın

İstanbul-İzmir arası 3,5 saate iniyor

Ülkenin en büyük otoyolu projesi olan ve İzmit Körfez geçişiyle bağlantı yolları dahil olmak üzere “yap-işlet devret” modeliyle ihale edilen Gebze-Orhangazi-İzmir otoyoluna ilişkin sözleşme törenle imzalandı

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, İzmit Körfez Geçişiyle bağlantı yolları dahil olmak üzere Gebze-Orhangazi-İzmir otoyoluna ilişkin sözleşmeye imza atarak, “Proje, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Yap-İşlet-Devret modeliyle bir seferde yapılan en büyük projedir” dedi. Türkiye’nin en büyük otoyolu projesi olan ve İzmit Körfez Geçişiyle Bağlantı yolları dahil olmak üzere Yap-İşlet Devret modeliyle ihale edilen Gebze-Orhangazi-İzmir otoyoluna ilişkin sözleşme, Karayolları Genel Müdürlüğünde tarafların katılımıyla gerçekleşti. Törene, sözleşmeye imza atan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Nurol, Özaltın, Makyol, Astaldı, Yüksel ve Gökçay firmalarının temsilcileri katıldı. Bakan Yıldırım, açılışta yaptığı konuşmada, projenin kamu, özel sektör ortaklığıyla yapıldığını belirterek, “Proje, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Yap-İşlet-Devret modeliyle bir seferde yapılan en büyük projedir. Projenin, milletimize, devletimize ve geçtiği güzergahtaki illerimize hayırlı olmasını diliyoruz” dedi. Proje ile aynı zamanda hem Türkiye’nin Avrupa Birliği altyapısına entegrasyonunu sağlayacağını hem de yapım süresince çok ciddi bir istihdam ve iç pazarda hareketlenmeye de vesile olacağını ifade eden Yıldırım, 20 ayda 7 adet şantiye kurulacağını, 10 bin kişinin doğrudan istihdam edileceğini ve dolaylı istihdam sayısının da 50 bini bulacağını bildirdi. Yıldırım, geçtiğimiz yıl İstanbul-İzmit Körfez Geçişi, Bursa-Balıkesir ve İzmir illerini kapsayan bir otoyol projesi ve İzmit Körfez Geçisinin ihalesini gerçekleştirdiklerini anımsatarak, “Bu proje, bugüne kadar Türkiye’de Yap-İşlet-Devret modeliyle bir seferde gerçekleştirilen en büyük proje olma özelliğini taşıyor” dedi. Projenin, yaklaşık olarak maliyetinin kamulaştırmalarla birlikte 11 milyar TL’yi bulduğunu belirten Yıldırım, proje tamamlandığında Türkiye’nin 2. büyük kenti İzmir’le en büyük kenti İstanbul arasının 3-3.5 saat süreceğini söyledi. Yıldırım, ayrıca projenin ilklerinden birisinin de İzmit Körfez Geçiş Köprüsü’nün toplam açıklığıyla birlikte “dünyada 2. büyük köprü olma özelliğini de taşıdığını” bildirdi. PROJE TÜRKİYE İÇİN BİR İLKİ OLUŞTURUYOR Böylesine büyük bir projenin, özellikle küresel krizin tüm şiddetiyle yaşandığı dönemde, Yap-İşlet-Devret modeliyle başarılı şekilde ihale edilmesiyle, Türkiye’nin son yıllarda elde ettiği güven ve istikrarla uzun vadede yatırım yapılabilecek ülkeler arasında en ön sıralarda olduğunu bir kez daha dünyaya gösterdiğini ifade eden Yıldırım, şunları kaydetti: “Dünya Bankası’nın son yaptığı bir araştırmaya göre, son 10 yıl içerisinde ekonomisi en büyük, en fazla büyüyen 30 ülke içerisinde, birinci Çin, ikinci ise Türkiye olarak göze çarpmaktadır. Bu da ülkemizin geçtiğimiz yıllarda başlatığı büyüme rekorlarını, krizin hemen sonrasında arttırarak devam ettiğini bir kez daha göstermektedir. Yine hatırlayacaksınız, 2010 yılının ilk çeyreğinde Türkiye, 11.7, ikinci çeyreğinde 11.2 büyüme gerçekleştirerek, Avrupa’da birinci, dünyada Çin’den sonra ikinci en yüksek düzeyde büyümeyi gerçekleştiren ülke unvanını korudu. Büyük projelerin gerçekleştirilmesi zaman alır. İhale üzerinden bir seneden fazla zaman geçti. Bu süre içerisinde konsorsiyumlar dahil firmalar, bir yandan sürekli görüşmelerini sürdürürken, bir yandan da sözleşmeye esas olacak görüşmeleri Bakanlığımız, Hazine, DPT üçlüsüyle karşılıklı müzakereler yaparak olgunlaştırdılar ve nihayet bugün imza edilecek noktaya getirdiler. Her şeyden önce, bu kadar büyük bir projeyi yoğun çalışma sonucunda imzaya hazır hale getiren, bu süreçte emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.” Söz konusu projenin Türkiye için bir “ilk” olduğunu vurgulayan Yıldırım, ilk olan projelerde bazen tecrübe yönünden sıkıntılar olabildiğini belirtti. Yıldırım, böylesine büyük bir projeyi bu aşamaya getirmenin çok daha kolay olmadığını ifade ederek, bu süreçte ilgili tüm kurumların büyük bir özveriyle, yakın bir işbirliğiyle koordinasyon içerisinde çalıştıklarını söyledi. Projenin başlamasının önünde artık hukuken bir engel bulunmadığını dile getiren Yıldırım, “Bu imzayla birlikte, en kısa sürede, zannediyorum ki en geç 2 ay içerisinde de ilk kez temelleri atacağız ve çalışmalara süratle başlayacağız” dedi. Yıldırım, projenin sadece bir noktadan başlamayacağını, ilerleyen tarihlerde İzmir tarafından, hatta birkaç yerde birden başlayarak çalışmaların eş zamanlı olarak gerçekleştirileceğini bildirdi. SEYAHAT SÜRELERİ KISALACAK Proje ile ilgili olarak teknik bilgiler hakkında da bilgi veren Yıldırım, projenin öngörülen azami yapım süresinin 7 yıl olduğunu ve bir neden olmadığı sürece, bu sürenin kesinlikle 7 yılın üstüne çıkmayacağını kaydetti. Yıldırım, “Geçmişte yaşanılan tecrübeler bize şunu göstermiştir; Yap-işlet-devret projelerinde yapım süresinden yapılacak tasarruf işletme süresine ilave edildiğinde, yükleniciler maliyetinin çok daha yüksek olmasına aldırmadan, kısa sürede tamamlamak için çok ciddi gayret gösteriyorlar. Yapım süresinden neredeyse yüzde 30-35’e yakın bir kısalma, bir tasarruf söz konusu olabiliyor. Biz de bu düşünceyle yapımda yapım süresini kısaltabilmek bakımından burada sağlanacak bir zaman tasarrufunun işletmeye dahil edilmesi prensibini benimsedik ve bunu da sözleşmeye koyduk. Kısaca 7 yıldan aşağı inilecek her tür işletme süresini ilave alacaktır. Bu da yüklenicilerin, projeyi 7 yıl değil çok daha kısa sürede belki 5 yılda tamamlaması için bir fırsat oluşturmaktadır” diye konuştu. “İşletme süresinin yapım dahil 22 yıl 4 ay olduğunu” ifada eden Yıldırım, şöyle devam etti: “Köprünün toplam uzunluğu 3 bin metredir. Ayaklararası uzunluk da yaklaşık bin 700 metre olarak ön görülmektedir. Trafik yoğunluğunun çok daha fazla olduğu bininci kesim denilen Gebze-Orhangazi arasında 40 bin otomobil eşdeğeri, trafik gün başına, ikinci kesim Orhangazi-Bursa’da 35 bin otomobil eşdeğeri, üçüncü kesim Bursa-Balıkesir 17 bin ve dördüncü kesim Balıkesir-izmir kesiminde 23 bin günlük trafik garanti edilmiştir. Garanti edilen ücretler ise tavan ücretleri olarak sözleşmede yer almış olup, onun altında tarife uygulamak yüklenicilerin ve işleticilerin kendi inisiyatifindedir.” DÜNYANIN 2. ASMA KÖPRÜSÜ OLACAK Yıldırım, projenin “dünyanın 2. köprü niteliğinde, bir asma köprü olacağına” dikkati çekerek, otoyolun geçtiği güzergah üzerinde yer alan İstanbul-Yalova-Bursa-Balıkesir-Manisa ve çevresindeki illerin sanayisinin ve ekonomisinin de bu yolların yapımıyla birlikte çok daha hızlı bir şekilde gelişeceğini bildirdi. Öte yandan, İzmit Körfezi ve özellikle Yalova Körfez ve İzmit üzerinden Gebze’ye uzanan 90 kilometrelik devlet yolunun, bugün trafik yükünün çok üzerinde çalıştığını belirten Yıldırım, bunun zaman kaybına ve fazla yakıt tüketilmesine yol açtığını söyledi. Yıldırım, bu yolun devreye girmesiyle birlikte körfezdeki trafik yükünün en az yüzde 30’unun bu yola kayacağını belirtti. Edirne-İstanbul-Ankara otoyolunun, İzmir-Aydın otoyoluyla da birleşeceğini ifade eden Yıldırım, “Marmara ve Ege bölgeleri de böylece otoyol ağlarıyla birbirine tamamen bağlanmış olacak” dedi. Körfez geçişinin bugün 45 dakika- 1 saate yakın sürdüğünü dile getiren Yıldırım, köprünün yapılmasıyla birlikte bu saatin 6 dakikaya düşeceğini bildirdi. Yıldırım, bunun yakıt tasarrufu anlamına da geleceğini belirterek, “Yıllık bazda yapılan hesaplamaya göre, zaman ve yakıtta yapılan tasarruf 870 milyon TL olarak ortaya çıkmıştır. Sadece, bu iki kalemdeki tasarrufla 10-11 yıl içindeki bu projenin geri dönüşü mümkün gözükmektedir” diye konuştu. Köprü ile seyahat sürelerinin de önemli ölçüde kısalacağını ifade eden Yıldırım, “Bursa’ya azami 1 saatte, İzmir’e 3-3.5, Eskişehir’e 2.5 saatte hız kurallarına uyulduğunda ulaşılabilecek”dedi. DİĞER KONUŞMALAR Konsorsiyum adına açıklama yapan Nurol İnşaat temsilcisi Oğuz Çarmıklı, söz konusu projenin bir yatırım projesi olduğunu belirterek, “Yapım aşamasından daha çok dünya finans piyasalarından ülkemize bu finansmanın getirilmesi önemlidir. Bu finansmanın temini için sürdürmekte olduğumuz temaslarda, ülkemizdeki mevcut siyasi ve ekonomik ortamın ne kadar destekleyici olduğunu görüyoruz. O bakımdan projenin bu aşamaya getirilmiş olmasından dolayı başta Sayın Başbakanımız ve Bakanımız olmak üzere hükümetimize, ilgili kamu kuruluşlarımıza ve özellikle Ulaştırma Bakanlığımız ve Karayolları Genel Müdürlüğümüz teşkilatına, ortaklarımız adına teşekkür ediyoruz” diye konuştu. Karayolları Genel Müdürü Cahit Turhan da Karayolları Genel Müdürlüğünün yatırım programı içerisinde “Yap-İşlet-Devret’ yöntemiyle yapmayı planladıkları ilgili projesinin sözleşme aşamasına gelmiş olmasından büyük bir mutluluk duyduğunu söyledi. Konuşmaların ardından taraflar, sözleşmeye imza attı.

28 Eylül 2010 at 10:49 Yorum yapın

“Evet ama…”

Ahmet Taşgetiren / Bugün

Referandum öncesinde anayasa değişikliğini rezervli destekleyen bir çizgi “Yetmez ama evet” şeklindeydi. Bana göre rezervli destekleyenler arasında bir de “Evet ama…” çizgisi var.

Sonuç yüzde 58 evet ama herkes biliyor ki bu AK Parti’ye verilmiş bir “evet” değil. Yüzde 58′in, seçimlerde ayrışma geçirmesi kaçınılmaz.

Ayrışma dediğimizde, Saadet’ten ve BBP’den gelenler ilk elde sayılabilir. MHP’den, CHP’den ve liberal soldan gelenler de yeni değerlendirmeler yapacaklar. AK Parti, bunlardan en azından bir kısmının kendisinde kalmasını ister ama ayrışmasını da sürpriz saymaz.

Ben bütün bunlardan ayrı tamamen AK Parti’ye ait oylardaki “Evet ama…”cılardan söz etmek istiyorum. Ki, AK Parti herhalde bu kitledeki herhangi bir kopuştan büyük rahatsızlık duyacaktır.

Peki var mı böyleleri?

Bana göre var, hem de az değil.

Bizzat tanık olduğum birkaç örnek vereyim:

11 Eylül Cumartesi. Bayramın son günü. Ertesi gün sandığa gidilecek. Evimize bir aile geliyor ziyaret için. Karı koca doktor olan dindar bir aile. Türkiye’de olan biteni en iyi değerlendirecek, AK Parti’nin misyonunu en iyi anlayabilecek durumdalar. Bey, “her şeye rağmen evet vereceğini” söylüyor. Bu “her şeye rağmen”in içinde uygulamalardan duydukları rahatsızlıklar var. Ama doktor hanım “hayır” diyor ve bunda ısrar ediyor. Eşim bana “Doktor hanım hayır vermekte ısrarlı, bir şey söylemek ister misin” diye soruyor. Ben de, “Sizi anlıyorum ama benim hatırım için bu defa da evet verin” diyorum. Doktor hanım bakıyor, boyun büküyor, gülümsüyor ve ayrılıyorlar. Eminim “evet” vermişlerdir ama içinde “hayır” dozu da bulunan bir evet.

-Bayram ziyaretlerinde belediyenin farklı kuruluşlarında çalışanlar oldu evimize gelen… Mesela onlar, taşeronluk sisteminin nasıl bir trajediye dönüştüğünü ve taşeron kadroda çalışanların genelde gayrimemnunlar zümresine katıldığını ifade ettiler. Haftada 59 saati bulan ve hiçbir mesai karşılığı olmayan çalıştırmalar… 5 yıldan beri yıllık izin kullanılmaması… İftar saatinde bile taşeronda çalışanların ayrı masalara oturtulması… Ve başlı başına taşeronluk sisteminin geldiği sefalet… Taşeronun taşerona iş vermesi gibi… Ve taşeron şirketlerin kimliği… Herkesin ortak sorusu şu: Bütün bunlardan Tayyip Erdoğan‘ın haberi var mı?

-Bu taşeronluk sistemi, işsizliğin en kötü biçimde istismar edilmesinden ibaret. Ki aynı işsizlik, Milli Eğitim’de ve Diyanet’te “sözleşmeli, ücretli” gibi statülerle yoğunlaşmak üzere bizzat devletin insan istismarına yol açıyor.

-Yukarıda doktor örneğinde olduğu gibi “hatırına oylar” önemli bir yekûn tutuyor AK Parti oylarında. Mesela “Tayyip Bey hatırına” verilen oylar var önemli ölçüde… Ağrı’ya gitmiştim: Ağrılılar Tayyip Bey’e “Sayın Başbakan bu defa da oyumuzu sizin hatırınıza veriyoruz AK Parti’ye ama lütfen bir daha hatırınızı kullanmayın, bize daha iyi milletvekili adayı gösterin” dediklerini naklettiler. Böyle kim bilir ne kadar insan var “Tayyip Bey hatırına” AK Parti’ye oy veren… Ama herkes biliyor ki, son referandumda böyle çok önemli “hatırlar” devreye girmiştir. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin hatırı çok net biçimde medyaya yansıdı. Ama ben biliyorum ki, öyle pek çok manevi kanaat önderi, “hatır”ını koymuştur “evet” için… Bu “hatır” herhangi bir seçimde konur mu, en azından o manevi önderlerin siyasi tavır içinde olmalarını dikkate alarak söyleyebilirim ki, aynı ağırlıkta destek olmaz.

-Bir ilçe hastanesinde görev yapan bir uzman doktor anlatıyor: Bu hükümet tarafından göreve getirilen hastane baştabibi, hastanenin ihtiyaçlarını karşılamak için açtığı ihalede, 1 liralık şeye 4 misli fiyat veren AK Parti ilçe başkanının talebini yerine getirmediği için, görevden aldırıldı. Bu hükümet tabibinin bu işten nasıl etkilendiğini farz edersiniz. Ben mesela Van’dan da benzeri bir mail aldığımı söylersem, bu tür işlerin ne kadar çok gerçekleştiğini değerlendirmiş olursunuz.

-Hükümetin sağlık hizmetlerinin, vatandaşta anlatılamaz bir memnuniyet oluşturduğunu söylemeye gerek yok. Ama doktorlar planında da aynı ölçüde bir rahatsızlık olduğunu görmek gerekiyor. Ve bu noktada, muhafazakâr eğilimli doktorların da aynı rahatsızlık içinde olduğu açık. Burada ana sorunlardan biri Sağlık Bakanı’na ulaşamamak. Ben doğrusu, Sağlık Bakanı’nın herhangi bir sebepten dolayı yıpranmasına gönlü razı olmayan birisiyim. Ama doktorları dinlediğinizde ortada dinlenilmesi gereken bir şey bulunduğundan da emin oluyorsunuz. Şunu söyleyeyim: Doktorlar, Sağlık Bakanı’na ulaşmaktan ümitlerini kesmiş görünüyor ve Başbakan’a ulaşmak için çare arıyorlar. (Benden hatırlatması.)

 -Bir AK Parti il başkanı anlatıyor: Belediye başkanımız şehrin modern bir görünüm kazanması için olağanüstü işler yaptı. Ama başkanımız burnundan kıl aldırmıyor. Halkla ilişkiler sıfır. Yanına ulaşmak için on tane kapıdan geçmek gerekiyor. Milletvekillerimiz ayrı bir trajik olay. İnsanlarla ilişkimizde aşınma var. Bu böyle devam edemez.

İşte böyle…

Eminim ki Başbakan’ın bu tür sorunlu alanları tespit noktasında benden çok daha fazla imkânı vardır.

Belli ki yüzde 58, önümüzdeki genel seçimler için önemli olmasa bile -acaba önemli değil mi- cumhurbaşkanlığı seçimi için son derece önemlidir ve cumhurbaşkanlığı seçiminin de Türkiye için referandumdan daha az önemli olduğu söylenemez.

Şunu biliyorum: Referandumda insanlar, “yüzde 58 evet”e ulaşmak için cansiperane çaba gösterdilerse, bu başka ihtimallerden endişe duymaları sebebiyledir. Bu endişe sebebiyle AK Parti iktidarının en az bir dönem daha sürmesi isteniyor.

Son söz: Bu duygunun dikkate alınması ve AK Parti yönetiminin, bu hassasiyeti karşılayacak bir istikamet belirlemesi gerekiyor. Tabii o kaygı anlaşılabiliyorsa…

21 Eylül 2010 at 09:38 Yorum yapın

Eski Yazılar


Kategoriler

  • Blogroll

  • İnternet

  • Beslemeler


    Follow

    Get every new post delivered to your Inbox.